Pazartesi, Eylül 07, 2009

Fenerbahçe Galatasaray ve Frank Rijkaard


2008–2009 sezonu hem Galatasaray hem de Fenerbahçe için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Parmak ısırtacak bir futbol oynamayan Beşiktaş'ın şampiyon olduğu sezonda ancak ilk üçün ardında kendilerine yer bulan bu iki futbol lokomotifimiz için aynaya bakma zamanı çoktan gelmişti.
Hoş, sene sonu değerlendirmeleri ve takıma takviyeler büyük takımlarımız için her sene yaşanan rutinler ama bu sene Galatasaray'ın yıllardır hem Avrupa hem de Türkiye'de çizdiği istikrarsız çizgi ve Fenerbahçe'nin de onca yatırıma karşın istediği hedeflere ulaşamaması bu seneki kararların çok daha radikal olmasına neden oldu ve hem Fenerbahçe hem de Galatasaray geçen sene ile arasında dağlar kadar fark olan iki takım oluşturmayı başardı.
Sezona çok uzun zaman sonra seri galibiyetlerle başlayan Fenerbahçe ve Galatasaray'ın futbol anlayışları aslında yüz seksen derece ters. Detaya girmeden söylemek gerekirse Fenerbahçe yıllardır benimsediği iki geri orta sahalı ve Alex artı tek forvetli anlayışı ile yoluna devam ederken -ki bu sistem önceliğin savunmaya verildiği bir sistemdir-, Galatasaray yeryüzünde çok az takımın icra ettiği ama klasik bir Hollanda ekolü olan üç forvetli ve tek geri orta sahalı bir anlayışı sahaya yansıtıyor -ki elbette bu da önceliğin hücuma verildiği bir sistemdir-. Bu nedenle iki takımın puan kaybedecekleri ya da zorlanacakları rakipler çok farklı olabilir. Örneğin Fenerbahçe iyi hücum eden bir İ.B.Belediyespor karşısında zorlanabilecekken, Galatasaray iyi savunma yapan Gençlerbirliği'ne puan kaptırabilir.
İki takımın mukayesesinde, çoğu futbol adamının düşündüğü gibi, Galatasaray'ın öne çıktığına katılıyorum. Ancak bu düşüncemin nedeni ne oyun sistemleri ne de futbolculardan kaynaklanıyor; tek neden F.Rijkaard. Zira gerek oyunculuğu gerekse teknik adamlığı sırasında edindiği tecrübeler ile tam bir futbol entelektüeli olan Hollandalı çalıştırıcı, sadece bir teknik direktör değil fikirleri, sistemi ve vizyonuyla örnek bir futbol adamı. Bir kişinin futbolculuk yıllarında Leo Beenhakker, Arrigo Sacci ve Louis van Gaal gibi dev isimlerle çalışma fırsatı bulmuş ve yüzlerce yıldızla aynı sahayı paylaşmış olduğunu; aynı kişinin Hollanda milli takımı ile Barcelona'ya uzun yıllar teknik direktörlük yaptığını düşünün. Sizce de tüm bunların bu kişiye müthiş bir katkısı olmaz mı; hele ki bu insan Rijkaard gibi açık fikirli bir aydınsa? Sahip olduğu bilgi ve birikimle henüz kısa sayılabilecek teknik direktörlük kariyerine İspanya şampiyonlukları ve Şampiyonlar Ligi kupası gibi unutulmaz başarıları eklemeyi başaran Hollandalı teknik adam kendi ifadesiyle "göze hoş gelen bir futbol" için artık Galatasaray'ın başında ve sarı kırmızılılar, mevcut kadrosuyla tam da Rijkaard'ın istediği türden bir ekip durumunda. Zira oyunu mutlak suretle rakip yarı sahada oynamak isteyen ve bu nedenle orta alanda yetenekli oyunculara sahip olması gereken Hollandalı'nın elinde bu işi hakkıyla yerine getirecek usta ayaklar fazlasıyla bulunuyor. Bir yıldız çıkarmaktan ziyade oyuncuların yeteneklerini sahaya yansıtmalarına zemin hazırlamayı amaçlayan Rijkaard sistemi elbette Rinus Michels ya da Johan Cruijff'dan izler taşıyor ama genç teknik adamın iddiası kimseyi taklit etmeden kendine has ve zamana göre esneklik gösterebilecek bir oyun planına sahip olmak.
Neticede bu sene lig yarışını kızıştıran öğe, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın normalde ligi nispeten kolaylıkla şampiyon tamamlayabilecek kadrolarının aynı sezona denk gelmesi oldu. Elbette şampiyonluğun dinamikleri çok farklı ve bu dinamikler uzun vadeden ziyade daha çok sonuç odaklı. Bu nedenle her ikisi de güçlü kadrolara sahip Fenerbahçe ile Galatasaray’ın sezon sonunda mutlu sona ulaşma şanslarını eşit görmek gerekir. Ancak Galatasaray’ı öne çıkaran nokta, şayet Rijkaard ile uzun süre yola devam edilirse sarı kırmızılıların alt yapıdan kulüp yönetimine kadar futbolun her alandaki ilerlemenin ülkemizdeki en büyük adayı olacağını olmasıdır.

Cuma, Eylül 04, 2009

Beşiktaş Yarınlarını Satıyor!


Beşiktaş'ın orta alanda ileriye dönük oynayacak ve takım arkadaşlarına gol pozisyonu hazırlayacak bir oyuncuya kesinlikle ihtiyacı vardı. Hatta Tabata ülkemizdeki 2-3 senelik görüntüsü ile Beşiktaş'ın bu alandaki eksikliğini kapatabilecek düzeyde bir oyuncu olduğunu gösterdi. Ancak bu oyuncunun İstanbul'a transferi o kadar maliyetli oldu ki kimse Tabata'nın takıma katkısını konuşamaz oldu; varsa yoksa 8 milyon Avro...Elbette bu transfer Beşiktaş'ın ilk "har vurup harman savurduğu" oyuncu alımı değil. İsmail için yine Gaziantepspor'a ödenen 6,5 milyon ya da Nihat'ın geri alınması için verilen 4,5 milyon Avro hep kafalarda soru işaretleri uyandırdı. Galatasaray'ın transferler için ödediği paralar zaman zaman eleştiriliyor ama kaba bir hesapla sarı kırmızılıların Elano ve Keita için ödedikleri toplam 14 milyon Avro bonservis bedeli dahi Beşiktaş'ın Tabata ve İsmail için Gaziantepspor'a ödediğinden az durumda. Bu oyuncuları kıyaslarsak da çıkacak sonucu kestirmek hiç de zor değil.Neticede Tabata transferinin iki boyutu olduğunu ve fayda açısından Beşiktaş için çok olumlu olduğunu kabul ediyorum ama ne Tabata fiyatı ne olursa olsun alınacak bir oyuncu ne de Beşiktaş fiyatı ne olursa olsun oyuncu alacak bir kulüp. İşin enteresan bir tarafı da dünya tarihinin en derin ekonomik krizi yaşanıyor ve Chelsea, Milan gibi değme kulüpler transfer yapmak ya da kılı kırk yararken bizim takımlarımız için milyon Avrolar havada uçuşuyor. Ekonomiden biraz anlayanlar bilir. Bunun anlamı eldeki paranın yanlış kullanımı ve kulüplerin yarınlarını garantiye alacak yatırımlar yerine günü kurtarma çabaları; kısaca yarınların satılması.
Sivasspor'un önce ŞL'den sonra da UEFA AL'den elenmesi ve Trabzonspor'un şanssız vedasından sonra UEFA Avrupa Ligi'nde iki lokomotifimiz Fenerbahçe ve Galatasaray kaldı. Bu iki ekibin de elbette gruplara kalması sevindirici fakat Galatasaray'ın Tobol ve Levadia, Fenerbahçe'nin de Sion ve Honved karşısında aldığı beraberlikler hem takım hem de ülke puanımız için çok gereksiz puan kayıpları oldu. Bu maçlarda alınacak galibiyetlerin ne kadar önemli olduğunu Fenerbahçe'nin bu sene UEFA Avrupa Ligi'nde çok küçük bir farkla ikinci torbada yer alması bir kez daha tüm gerçekliği ile gösteriyor. Bu sene ilki düzenlenen UEFA Avrupa Ligi'nde torbalar şu şekilde oluşuyor:
1. Torba
Ülke
Puan
Werder Bremen
Ger
91.34
Villarreal
Esp
80.85
AS Roma
Ita
78.58
PSV Eindhoven
Ned
75.83
Shakhtar Donetsk
Ukr
74.37
Sporting CP Lisbon
Por
68.29
Hamburger SV
Ger
67.34
Benfica
Por
64.29
Valencia
Esp
59.85
Panathinaikos
Gre
56.63
Ajax
Ned
54.83
Steaua Bucuresti
Rom
53.78


2. Torba
Ülke
Puan
Fenerbahçe
Tur
52.45
FC Basel
Sui
51.05
Lille OSC
Fra
47.03
Celtic
Sco
40.58
Everton
Eng
35.9
Club Brugge
Bel
34.07
Heerenveen
Ned
33.83
Galatasaray
Tur
33.45
Anderlecht
Bel
32.07
Austria Wien
Aut
31.57
FC København
Den
26.89
Lazio Roma
Ita
26.58


3. Torba
Ülke
Puan
Hertha BSC
Ger
26.34
Sparta Praha
Cze
26.15
Dinamo Bucuresti
Rom
25.78
AEK Athens
Gre
25.63
Slavia Praha
Cze
25.15
Levski Sofia
Bul
24.25
Athletic Bilbao
Esp
23.85
Partizan Belgrade
Srb
23.05
Hapoel Tel-Aviv
Isr
18.05
FC Twente
Ned
17.83
Dinamo Zagreb
Cro
16.47
Fulham FC
Eng
15.9


4.Torba
Ülke
Puan
CSKA Sofia
Bul
14.25
Toulouse FC
Fra
14.03
CFR Cluj
Rom
13.78
Genoa
Ita
12.58
Rapid Wien
Aut
8.565
FC Timisoara
Rom
7.781
BATE Borisov
Bls
7.733
Nacional Funchal
Por
7.292
FC Salzburg
Aut
6.565
Sturm Graz
Aut
3.565
FK Ventspils
Lat
2.832
Sheriff Tiraspol
Mol
1.333
Bilindiği üzere, format gereği, oluşturulacak 12 grupta ilk iki sırayı alan takımlar birinci tura çıkmaya hak kazanacak ve diğer takımlar Avrupa defterini kapatacak. Birinci turda ise gruplarını lider tamamlayan 12 takım ile ŞL'degruplarında üçüncü olan en iyi 4 takım birinci torbayı; gruplarını ikinci tamamlayan 12 takım ve ŞL'de üçüncü olan en kötü dört takım ise ikinci torbayı oluşturacak. Birinci ve ikinci torbadan çıkacak takımların karşılaşmaları sonucu çeyrek finalistler belirlenecek. Elbette UEFA AL'de de tıpkı ŞL'de olduğu gibi gruplarda aynı ülkenin takımları yer alamıyor dolayısıyla Fenerbahçe Galatasaray'ın gruplarını lider tamamlayıp birinci turda da birbirlerine rakip olamamaları ve bu durumun UEFA AL'nin ilk finaline kadar devam etmesi. Bugünkü vasat performansları bir kenera bırakırsak iyi kuralarla, geçen seneye oranla büyük ilerleme gösteren temsilcilerimizin gruptan çıkmaları hiç de sürpriz olmaz. Bu noktada üçüncü torba bizim çin en önemli torba konumunda zira buradan gelecek Hapoel, Levsk, Partizan gibi bir ekip bir anlamda ekiplerimizin ikinciliğini granti altına alırken Fulha ya da Herta Berlin gibi bir ekip işimizi oldukça zorlaştırabilir. Neticede şans bugün 14:00'te Monaco'da çeklicek kurada bu yıla çok iyi başlayan iki takımımızın yanında olsun ve 15-16 Eylül'de başlayacak macera 22 Mayıs'a kadar devam etsin.

Cimbom 100'ü Bulur Mu?


Galatasaray'ın geçen seneki savunma sorunlarına sahip kadrosu kimileri tarafından 2000 yılındaki unutulmaz kadro ile kıyaslanıyordu ancak bu karşılaştırmanın ne denli yanlış olduğu sarı kırmızılıların geçen seneki başarısız performansı ile çok net anlaşıldı. Bu sezon ise başta teknik direktör Rijkaard olmak üzere çok önemli isimleri kadrosuna katan Galatasaray taraftarlarını ziyadesiyle heyecanlandırıyor. Sezonun ilk iki haftasında bulunan yedi gol Galatasaray'ın zengin hücum hattının beklentiyi nasıl gerçeğe dönüştürdüğünün kanıtı. Bu performansa bir de Netanya'ya iki maçta atılan tam on gol eklenince Galatasaray'ın gol yollarında ne denli etkili bir takım olduğu çok rahat anlaşılıyor. Bir sezonda 100 golü bulmak için bilindiği gibi maç başına üç gol bulmak gerekiyor ve sarı kırmızılılar mevcut performansıyla bu başarıyı gösterebilecek takımların başında geliyor. Galatasaray'da Keita'nın sağdan, Kewell'ın da soldan bindirmelerinin yanı sıra Arda'nın ileri üçlünün arkasındaki performansı gerçekten göz doldurucu ve bu oyuncuların vasat görünümleri dahi takımın rahat bir şekilde gol pozisyonu bulmasına yeterli olacaktır. Sarı kırmızılıların endişe uyandıran tek mevkisi savunmanın önündeki ikilisi. Bugün Mustafa ve Barış'tan oluşan ikili geri orta saha başarılı bir performans gösterdi ancak hücum ağırlıklı oynayan takımda rakibin biraz daha güçlü, geri orta saha oyuncularının da biraz daha formsuz olduğu haftalarda takım savunması sorun yaşayabilir. Neticede Galatasaray, özellikle önde olduğu maçlarda ve dişine göre olan rakiplere karşı, bol gol bulmaya devam edecek gibi görünüyor ancak sarı kırmızılıların takım savunması anlamında rüşdünü ispat etmesi için biraz daha beklemek gerek.

Devler Lige Hazır


Hem Fenerbahçe hem de Galatasaray için geçtiğimiz sezon tam birhayal kırıklığı olmuştu. Ancak geçen sezonda yaşanan başarısızlıklar bu iki güzide kulübümüze de o denli acı verdi ki bu sezon öncesi yapılan olumlu hamleler teknik direktör değişikliği yaşamalarına karşın her iki takımı da sezonun en hazır ekipleri konumuna getirdi.Galatasaray'dan başlamak gerekirse sarı kırmızılıların bu seneki en büyük transferleri hiç şüphesiz Frank Rijkaard. Hollandalı teknik adam belki teknik direktör olarak yolun çok başında ama yaşadıkları ve edindikleriyle tam bir futbol entelektüeli olan Hollandalının Galatasaray'a çok büyük katkıları olacaktır. Rijkaard'ın sistemi ya da oyuncu tercihleri eleştirilebilir ve eleştirilecektir ancak onun Galatasaray'a her şeyden önemli katkısı takımın değerini bir basamak artırmış olmasıdır. Galatasaray adına olumlu gelişmeler Arda'nın (her ne kadar yanlış bir karar olsa da) kaptanlıkla beraber yakaladığı müthiş performans, kanatlarda çok iyi ve alternatifli futbolcuların olması ve forvetlerin form düzeyi. Bu göstergeler sarı kırmızılıların bu sene hemen hemen hiç bir maçta gol bulmakta zorlanmayacağını gösteriyor ve Elano'nun da takıma katılacağını düşünürsek hücum hattındaki pozitif ortam gerçekten birçok teknik adamın her zaman hayalini kurduğu cinsten bir ortam. Ancak Galatasaray'da soru işareti yaratan bölge geçen yıl olduğu gibi bu yıl da savunma. Nitekim bugün kalede görülen iki gol bu düşüncelerin kuruntu olmadığının göstergesi oldu. Oynanan sistem itibariyle fazlaca yük taşımak zorunda kalan Ayhan ve Mustafa’nın (Mehmet) performansları sarı kırmızılılar için hayati derece önemli. Bunun yanı sıra Servet ve Gökhan'ın savunmadaki uyumları da henüz rüştünü ispatlamış değil. Bu durumda Galatasaray bir tarafta gerçekten çok korkutucu bir hücum hattı diğer yanda ise geçtiğimiz yıla oranla daha iyi ama yine de sorunsuz olmayan bir savunma görüntüsüne sahip.Fenerbahçe'de ise geçtiğimiz yıldan bu yıla en olumlu gelişme takıma katılan oyuncular kadar takımdan gönderilen oyuncular oldu. Zira Yasin, Can, Gökhan Emreciksin, Burak ve İlhan gibi vasat olarak tabir edebileceğimiz futbolcular ile yolları ayırmak takımın önünü görebilmesi için gerçekten doğru bir hamleydi. Gönderilen bu oyuncuların yerine de önemli isimleri takıma katan sarı lacivertliler görüntü itibariyle geçen yıla oranla oldukça pozitif olmayı başarıyor. Elbette bu durumda teknik direktör Daum'un da payı büyük. Fenerbahçe'nin en büyük avantajı yıllardır oynadığı sistemle devam etmesi ve oyuncuların artık bu sisteme alışmış olması. Bunun yanı sıra Emre ve özellikle Güiza'nın (ki İspanyol oyuncu bu performansını sürdürdüğü sürece bu sezonun bir numaralı gol kralı adayıdır) yükselmiş performansı ile en son alınan iki Brezilyalının takımın mücadele gücünü artırmış olması Fenerbahçe'yi geçen seneki "dengesiz" görüntüsünden ayıran en büyük etkenler. Sarı lacivertlilerin olumsuz tarafı ise maç içerisinde zaman zaman yakaladıkları hızlı ve rakibe baskı kuran tempoyu uzun süre sürdürememesi. Gerek deplasmandaki Honved gerekse bugünkü karşılaşmada olsun görüldü ki Fenerbahçe hızlı ve organize ataklarla rakibi yorsa da bu görüntüsünü maç boyunca sürdüremiyor ve zaman zaman rakibine oyunu yönlendirme olanağı veriyor. Bu eksiklik elbette sezonun henüz ilk haftalarında olduğumuz için olmuş olabilir ancak oldukça iddialı olunan bir sezonda sürpriz puan kayıpları yaşamamak için bu problemin çözümü mutlaka bulunmalıdır. Netice de hem Galatasaray hem de Fenerbahçe şu anki görüntüleri itibariye bu sezon kıyasıya bir şampiyonluk mücadelesi içinde olacaklar ve geçen sezonun aksine yarışı son haftaya kadar sürdürecekler. Elbette sezon sonunda sadece bu iki ekipten biri ya da bir üçüncü takım mutlu sona ulaşacak ama şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki eksikliklerine karşın hem Fenerbahçe hem de Galatasaray için geçen seneki musibetler binlerce nasihatten daha etkili olmuş ve her iki takım da geçen yıla oranla oldukça iyi duruma gelmişler.

Kartal'ın İşi Bu Sene Çok Zor


Bu akşam Beşiktaş'ta Yusuf doğru bir şekilde orta alana daha yakın görev yaparken M.Denizli o meşhur inadından vazgeçerek sağ kanatta da Holosko'ya şans vermişti. Ancak Beşiktaş'ın ilk yarıda beklenen performansı gösterememesinin nedeni her zamanki rahatsızlığı olan gol pozisyonu hazırlayacak oyuncu eksikliği oldu. Zira oynanan 4-3-3'ün geniş forvet varyasyonlarından yararlanabilmek ancak orta alanın ortasındaki oyuncuların yaratıcılığı ile mümkün ve bugün ilk yarıda olduğu gibi Yusuf ile Tello'nun tutuk performansı sistemin sağlıklı işlemesine engel oluyor.İkinci yarıya Nihat ve Bobo hamleleriyle başlayan Mustafa Denizli'nin bu çabası da takımının sahada organize olması için yeterli olmadı. Orta alanda görev yapan Ernst ve Fink önemli görev adamları olmalarına karşın hücum anlamında takıma yeterlii katkıyı sağlayamıyor ve bu durumda tüm sorumluluk göbekte oynayan oyuncuya kalıyor. Ancak Delgado'nun yokluğunda ve siyah beyazlıların bugünkü görüntüsünde bu sorumluluğu kaldıracak futbolcu Beşiktaş'ın kadrosunda bulunmuyor. Bu nedenle Yusuf ve Tello'nun bu vasatı aşamayan görüntüsü sürdüğü sürece siyah beyazlılar bu sorunu bir çok maçta yaşayacaktır. Ev sahibine gelince, geçen sene üç büyük takımdan aldığı puanlarla dikkat çeken Avcı'nın öğrencileri geçtiğimiz sezondaki hareketli görüntüsünü bu sene de devam ettireceğe benziyor. Belediye ekibi çok güven vermese de oynadıkları açık futbol sayesinde bir taraftan kalelerinde gol pozisyonu verirken diğer yandan da rakip kalede yeterince gol pozisyonu bulmayı başarıyor.Turuncu beyazlılarda golün sahibi İ.Akın dikkat çekse de maçın yıldızı sol bekte oynayan Gökhan oldu. Genç oyuncu bu başarılı performansını devam ettirdiği sürece mutlaka büyük takımların kısa listelerine girecektir. Neticede Fenerbahçe, Galatasaray ve hatta Trabzonspor'un sezon öncesi görüntüsü dikkate alındığında Beşiktaş'ın geçen yıldaki başarısını yakalaması için geçen seneye oranla çok daha fazla çaba sarfetmesi gerekiyor.

Denizli'nin İnadı


Önce Kazanan...Fenerbahçe'nin Zico ile Avrupa'da başarılı olduğu dönemlerde oynadığı oyun şablonu 4-2-3-1'di ve çoğu kimse bu meşhur tek forvetli (gibi görünen) sistem için Brezilyalı teknik adamı tebrik ederken bazıları bu sistemin asıl mimarı olarak eski teknik direktör Cristoph Daum'u gösteriyordu. Sistemin kurucusunun Daum ya da Zico olduğu tartışılır ama Fenerbahçe'de tartışılmayacak tek durum takımın yaklaşık beş sezondur aynı oyun sistemi ile oynuyor olması ve bunun avantajları. Sarı lacivertlilerde bu sene en dikkat çekici özellik, özellikle Dos Santos ve Cristian'ın katılımlarıyla, takım içinde koşan oyuncu sayısının artmış olması; dolayısıyla hücumda çoğalabilmek. Bugünkü karşılaşmada Yusuf ve Tello'yu fazla serbest bırakmak istemeyen Kazım ve Dos Santos ileri çıkmakta Honved maçındaki kadar istekli görünmediler ama genel anlamda bu iki oyuncunun hatta zaman zaman arkalarındaki Gökhan ve Vederson'un kanat bindirmeleri sarı lacivertlilerin hücum zenginliğinde önemli bir paya sahip. Bugün her ne kadar kilidi açan gol rakibin hatasından ve galibiyeti pekiştiren sayı da rakibin savunma tedbirlerini elden bırakmasından kaynaklansa da Fenerbahçe öncelikle teorik anlamda rakibine oranla doğrulara daha yakın olan taraftı. Sarı lacivertlilerde Bilica'nın performansı beklentilerin uzağında değil ve bu onlar için olumlu bir gelişme. Ancak Önder'in yerine ya da en azından onunla dönüşümlü oynayacak bir savunma oyuncusu alınması gerektiği çok aşikar. Bugün olaylı transferiyle belki de sezonun en önemli takım değiştirmesini yapan Mehmet Topuz'un neden kadroda olmadığı da sarı lacivertliler adına önemli bir soruydu. Zira yıldız oyuncunun bildiğimiz kadarıyla herhangi bir sakatlığı bulunmamasına karşın kadroya alınmaması bu oyuncu hakkında teknik direktör Daum'un çok olumlu şeyler düşünmediği dedikodusunu destekler nitelikte ve bu durum işler yolunda gidiyorken müstakbel bir soruna davetiye çıkarabilir. Ve Beşiktaş...Beşiktaş tarafında ise maça sürpriz bir pres ve istekle başlamanın yanı sıra savunmadaki yeni transferler Ferrari ve İsmail'in performansları dikkat çekiciydi. Ancak siyah beyazlılarda geçen sene mevcut olan oyun kurucu eksikliği bu maçta da fazlasıyla hissedildi. Bugünkü oyun şablonunda tüm yük omuzlarına binen Tello'nun istikrarsız performansı Beşiktaş için çok büyük bir sorun ama işin asıl enteresan tarafı Denizli'nin elinde bu sorunu ortadan kaldıracak alternatiflerin olmasına karşın tecrübeli adamın geçen seneki inadına devam etmesi. Denizli'nin İnadı... Hatırlıyorum da Ertuğrul sağlam Beşiktaş'ın başındayken Mustafa Denizli maçları yorumluyor ve Holosko'yu sağ kanatta oynatan Sağlam'a her fırsatta veryansın edip, slovak oyuncunun asıl mevkisinin kanat değil forvet olduğunu söylüyordu. Gün olup devran dönünce kendisini hakkında çok yorum yaptığı Beşiktaş'ın başında bulan Denizli eski düşüncelerinden ödün vermek istemezcesine Holosko'yu sağ kanatta düşünmeyip ya forvet oynatıyor ya da hiç oynatmıyor. Üstüne üstlük sağ kanat vazifesini de, kendisine hiç uygun olmayan Yusuf Şimşek'e veriyor. Yusuf'un sağ kanatta oynaması da tüm oyun kuruculuk yükünü, maç içerisinde saman alevi gibi yanıp sönen, Tello'ya bırakıyor ve neticede ortaya çok hücum oyuncusuyla oynuyor gibi görünen ama aslında son 270 dakikadır gol atamayan bir Beşiktaş çıkıyor.Holosko'yu sağ açığa, Yusuf'u da forvet arkasına çekerek bu kısır döngüyü rahatlıkla aşabilecekken, Denizli'nin bu inadında ısrar etmesi hem anlaşılması zor bir durum hem de Şampiyonlar Ligi öncesi oldukça düşündürücü. Beşiktaş adına bir olumsuz nokta da futbolcular için büyük önem taşıyan sezon öncesi kampa katılamayan Nihat Kahveci. Bu hazırlık dönemlerinin ne denli önemli olduğunu görmek için, 3 sezondur ilk kez bu sene sezon öncesi kampa katılabilen ve geçen seneye oranla bu seneki performansında gözle görülür bir düzelme olan Emre Belözoğlu'nu incelemek yeterli olacaktır. Bu nedenle iyi senaryoda yıldız oyuncunun beklenen performansını yakalayabilmesi en az birkaç hafta alacak, kötü senaryoda ise Nihat eski takımına bekleneni veremeyecek gibi görünüyor. Neticede maçın kaderini penaltıya sebebiyet veren ve ikinci golde de rakibini boş bırakan Sivok ile bu hataları iyi değerlendiren Alex çizdi. Ancak Fenerbahçe'nin kupaya uzanmasında sarı lacivertlilerin oturmuş sistemi kadar Denizli'nin inadının da payı büyüktü.

Çakma Keita Galatasaray'da


Öncelikle başlığın yanlış anlaşılmasını istemem zira Kader Keita da önemli bir oyuncu ama medyada “Keita Galatasaray’da” ya da Galatasaray bir yıldızı daha Türkiye’ye getirdi” gibi haberleri görünce sarı kırmızılıların, hani o Sevilla’da tanıdığımız ve geçen sene Barcelona’da forma giyen Seydou Keita ile anlaştığını düşünmüştüm. Ancak daha sonradan gördüm ki Galatasaray’a gelen Keita, Seydou değil Abdul Kader Keita’ymış. Gazetelerin internet sitelerini gezerken Keitaları karıştıranın sadece ben olmadığımı anladım zira konu ile ilgili haber verilirken bazı internet sitelerinde Kanute ve Seydou Keita’nın fotografları bulunuyordu.
Peki kimdir bu Abdul Kader Keita? Doğrusunu söylemek gerekirse daha önceden adını sıklıkla duyuran bir oyuncu değil Kader Keita, tabi Lig 1 ve Lyon'u yakından takip etmeyenler için. Forvet ya da sağ/sol kanat oynayan bir oyuncu için attığı gol sayısı da yok denecek kadar az (2008-2009 sezonu 22 maç 1 gol). Hal böyle olunca ilk planda "peki neden yaklaşık 12 milyon Avroluk bir para gözden çıkartıldı Keita için?" sorusu akla geliyor. Diğer taraftan kanatlarda Arda ve Kewell ile forvette Baros’a sahip olan Galatasaray’ın, oyun stili daha çok Yattara’ya benzeyen bir futbolcuyu transfer ettiği de çoğu kimsenin kafasını kurcalayan bir durum.
Sonuçta Kader Keita elbette kötü değil ama lanse edildiği kadar da önemli bir oyuncu olduğu konusunda şüphelerim var. Siyahi oyuncunun ligimizde nasıl bir performans göstereceğini yaklaşık 2 ay sonra göreceğiz ancak siyahi oyuncu ile ilgili ilk izlenimlerim oyuncunun ücret – performans değerlendirmesi sonucu kusursuz bir futbolcu olduğunu söylemek zor.
Bu arada aslen Fil Dişi Sahilleri’nden olan Kader Keita ile aynı soyadı taşıyan orijinal Keita Malili. Özellikle güney Afrika’da yaygın olan bu ismin anlamı da “ tapınan kişi”ymiş.

Mehmet Topuz Kanunları


Transfer gündemimizde çok önemli teknik direktör haberleri varken, Mehmet Topuz transferi enteresan gelişmeleriyle yaklaşık bir haftadır gündemimizin en önemli maddelerinden biri haline geldi.
Bu transfer kavgasında önce Yıldırım Demirören “M.Topuz ile her konuda anlaştık, bu futbolcu camiamıza hayırlı olsun” dedi; ertesi gün de Fenerbahçe Kulübü Mehmet Topuz’un bonservisini Kayserispor’dan 5 milyon Avro ve bir futbolcu (kuvvetle muhtemel Gökhan Emreciksin) karşılığında aldıklarını açıkladı. Özetle bugün itibariyle Beşiktaş futbolcu, Fenerbahçe ise onun kulübü ile anlaşarak transferi tam bir bilmece haline getirmiş durumda.
M.Topuz transferinde olayın iki boyutu var. Bunlardan ilki FIFA tarafından açıklanmış transfer kuralları, ikincisi ise futbol etiği.
İşe etik tarafından baktığımız zaman, ne derece gerçek bilemiyorum, M.Topuz’un Beşiktaş taraftarı olduğunu, bu nedenle bu kulüpte forma giymek istediğini hatta çok büyük paralar da verilse Fenerbahçe’de oynamak istemediğini açıkladığı söyleniyor. Eğer bu açıklamalar doğru ise böle bir oyuncunun Fenerbahçe Kulübü tarafından ısrarla transfer edilmek istenmesi eleştirilebilir. Bu noktada Fenerbahçe’nin “bizim takımımızda oynamak istemeyen futbolcuyu biz hiç istemeyiz” gibi alaturka bir yaklaşım sergilemesi belki olayları yatıştıracağı gibi etik açısından da önemli bir gelişme olabilirdi ancak profesyonel hayatta işlerin hiç de bu şekilde yürümediğini hepimiz biliyoruz.
İşin mevzuat tarafını görmek için FIFA tarafından yayımlanan Oyuncuların Durumları ve Transferleri Üzerine Kurallar kitabının 18 numaralı maddesi olan Kulüpler ve Profesyoneller Arasındaki Anlaşmaları ile İlgili Özel Düzenlemeler kısmına bakmak yeterli olacaktır. Söz konusu bölümde yer alan ifade şu şekilde: “Bir profesyonel oyuncu ile sözleşme imzalamak isteyen bir kulüp oyuncu ile pazarlığa geçmeden önce bu oyuncunun kulübünü yazılı olarak bilgilendirmek zorundadır. Bir profesyonel futbolcu ancak sözleşmesi sona ermesi ya da sözleşmesinin sona ermesine altı ay kalması durumlarında başka bir takım ile anlaşabilir.”
Yukarıdaki düzenlemeden açıkça anlaşıldığı gibi Beşiktaş yönetimi M.Topuz transferinde Kayserispor Kulübü’nü göz ardı ederek ciddi bir hata yapmış ve bu noktada ipleri, oyuncunun bonservisini elinde bulunduran Fenerbahçe’ye vermiştir.
Peki, şimdi ne olacak?
Bundan sonra, eğer kulüplerden biri geri adım atmazsa ki yapılan açıklamalardan bu olasılığın çok zayıf olduğu görülüyor, Fenerbahçe’nin bu transfer için M.Topuz’u; Beşiktaş’ın ise yıldız oyuncuyu alabilmek için Fenerbahçe’yi ikna etmesi şart. Şayet iki takımın da bu ikna mücadelelerinde başarılı olamamaları halinde ise Mehmet Topuz sözleşmesi bitene kadar Kayserispor forması giyecek.
Bir yönüyle geçen sene çok tartışılan C.Ronaldo transferini diğer bir yönüyle de eski Türk filmlerinde sıkça rastladığımız kızın sevmediği bir adamla evlendirilmesi olaylarını andıran bu transfer çıkmazının Türkiye Futbol Federasyonu tarafından ne şekilde çözümlendiğini yakında göreceğiz ancak bu tartışmanın FIFA’ya taşınması durumunda Mehmet Topuz ismi, tıpkı Belçikalı Marc Bosman gibi yeni bir düzenleme ile de anılacak olabilir.

Perşembe, Eylül 03, 2009

Van Der Sar'ın Bakışları


Aslında çoğumuz Barcelona'nın Manchester United'tan daha iyi olduğunu biliyorduk ama İngiliz ekibinin yarı finalde Arsenal'i beklenenden kolay geçmesi ve Barcelona'nın da Chelsea karşısında oldukça zorlanması final karşılaşması için herkesin kafasında soru işaretleri oluşmasına neden oldu. Üstüne üstlük Manchester United'ın en güçlü yanı olan savunması karşısında Katalan ekibinin bu alandaki Rafael Marquez ve Gabriel Milito eksiklikleri de maç öncesi İspanyol ekip için oldukça önemli bir sorundu. Gerçekten de maçın ilk dakikalarında kırmızı şeytanlar oyunda üstün görünüp gol pozisyonlarına giren taraf olsalar da onuncu dakikadaki Eto'o imzalı golden itibaren Barcelona oyunun gerçek hakimi oldu ve belki de en rahat ŞL finallerinden birini oynayarak lig ve Kral Kupası'ndan sonra aynı sezonda Avrupa'nın kulüpler bazındaki en önemli başarısı olan ŞL kupasını da müzasine götürmüş oldu. Gezegenin En İyileriBarcelona'nın Henry, Eto'o, Messi ve Iniesta'ya sahip orta alanı ve hücum hattı şu an dünyadaki en iyi dörtlü. Mahşerin bu dört atlısına, belirli ve rakibe göre değişmeyen bir futbol anlayışına ya da başka bir deyişle futbol felsefesine sadık diğer yedi oyuncu da destek olunca ortaya durdurulması neredeyse imkansız bir takım çıkıyor. Zaten Barcelona'yı ister sene başından beri isterse sadece bu maçta seyretmiş olun aklınıza gelen ilk yorum takımın birbirlerine oldukça uyumlu ve oynamaktan zevk alan futbolculardan kurulu olduğu olacaktır ki bugünkü zaferin anahtarı da ortaya konan bu futbol ahenginden başka bir şey değildi. Lionel MessiBarcelona sportif direktörü Carles Rexach 11 yaşında ve büyüme hormonu eksikliği bulunan yetenekli bir çocuğu tedavi masraflarının kulüp tarafından karşılanmasına karşılık olarak takımına kazandırırken eminim bu "hasta" çocuğun günün birinde Maradona'nın veliahtı olacak kadar başarılı olacağını aklının ucundan bile geçirmemişti. Ancak bugün henüz yirmi bir yaşında olmasına karşın bir çok başarıya hem de bu başarılarda en büyük paya sahip olarak uzanmış Messi'nin dünyaya verdiği mesaj yetenekli, çalışkan ve azimli olmanın önünde hiç bir gücün duramayacağı. Mükemmel futbolu kadar son Real Madrid karşılaşamsında attığı gollerden sonra kameralara koşup genetik sorunlu çocuklara desteğini gösteren tişörtünü ekranlara yansıtması gibi sosyal sorumluk sahibi olması da Arjantinli oyuncunun dünyanın dört bir yanındaki futbolseverlerce takdir edilmesinde önemli bir rol oynuyor ve bu hem altın ayaklı hem de altın kalpli genç adamın bugünkü gibi önemli maçlarda gol atma başarısına ulaşması onun sadece insanlar değil futbol melekler tarafından da sevildiğinin en büyük kanıtı.

Yürüye Yürüye Şampiyonluk Olur Mu


Geçen sene Fenerbahçe’nin Artur Zico ile yollarını ayırma nedenini eminim çok iyi hatırlıyorsunuz. Sayın Aziz Yıldırım’ın ifadesiyle Fenerbahçe "yürüye yürüye" şampiyon olması gerektiği bir sezonda bunu başaramamış, bu başarısızlığın müsebbibi de teknik direktör Zico olarak tespit edilmiş hatta sarı lacivertlilerin tarihi Avrupa başarısı dahi bu ayrılığı engelleyememişti.
Yürüye yürüye şampiyonluk ifadesi o zamanlar çok dikkatimi çekmişti; bugün de öyle. Sanıyorum Fenerbahçe başkanı bu ifade ile takımının görece kolay maçlarda kaybettiği puanlardan yakınıyordu ancak aynı sezonda ortaya konan üstün derbi performansı ya da alınan zor deplasman galibiyetlerini görmezden gelmek futbol adına hiç de sağlıklı bir düşünce değil. Yeryüzünde acaba yürüye yürüye şampiyon olmuş bir takım var mı? Mücadele etmeden kaç maç kazanabilirsiniz? Ya da şampiyon olamamak her şeyin sonu mu yoksa önemli olan son maçın son düdüğüne kadar yarışın içinde olabilmek mi? Tüm bunlar başkanlık makamında 10. yılını tamamlamış bir futbol adamının kolayca ve doğru olarak yanıtlamasını beklediğimiz sorular ancak cumartesi günü oynanan maç bu hayati soruların Fenerbahçe adına son derece yanlış yanıtlandığını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdi.
Ankaragücü maçı Fenerbahçe için sezonun en üzücü maçı oldu. Zira bugüne kadar alınan birçok kötü sonuç şanssızlık, isteksizlik ya da organize olamama gibi nedenlerle bir nebze de olsa açıklanabiliyordu ama hafta sonunda Fenerbahçe'nin kendi sahasında Ankaragücü'nü istemesine ve mücadele etmesine rağmen yenemediğine, bir başka deyişle rakibine güç yetiremediğine şahit olduk. Sakın Fenerbahçe eksikti gibi bir mazeret aklımıza gelmesin çünkü bu mazeret çok daha büyük kabahatleri anımsatıyor.
Sonuç olarak geçen sene Avrupa'da tarihi bir başarı elde ederken üzerinden henüz bir yıl dahi geçmeden aynı takımın kendi sahasında Ankaragücü'ne gücünün yetmemesi ne taraftarın, ne futbolcuların ne de teknik direktörlerin suçu. Bu tabloda tek suçlu kötü niyetli değil ama sportif bakışı derine inemeyen Fenerbahçe yönetiminindir.

Sivasspor Neden Şampiyon Olsun


Başından itibaren bu sezonun en iyi takımı hiç şüphesiz Sivasspor. Mütevazı bir görünümün altında barındırdığı disiplin, mücadele gücü ve beceri kırmızı beyazlıların daha önceleri olduğu gibi sadece ilk yarı sonunda değil sezonun tamamlanmasına sayılı haftalar kala da liderlik koltuğunda oturuyor olmasının ana nedenleri. Diğer takımlar gibi üst üste galibiyetler ya da puan kayıpları yaşamayan doğu ekibi bu özelliği sayesinde de takımlarımız arasında en istikrarlı olanı.
Sivasspor bu seneki performansıyla futbol tarihimizde şampiyonluğa en çok yaklaşan Anadolu takımı durumunda. Kırmızı beyazlıların kısıtlı olanaklarına karşın ortaya koydukları mücadele ve elde ettikleri başarılar taraflı tarafsız hemen hemen herkes tarafından takdirle karşılanıyor ama ben bu takdiri bir adım daha öteye götürüyor ve Sivasspor'un şampiyonluğunun aşağıda değineceğim bazı nedenlerden ötürü Türk Futbolu'na faydalı olacağını düşündüğümü belirtmek istiyorum.
Her şeyden önce üç ya da dört büyük takımımız dışında bir takımın, TFF tarafından Türkiye 1.Liginin başladığı tarih olarak kabul edilen 1959 yılından beri ilk kez, şampiyonluk ipini göğüslemesi futbolumuz adına tam bir dönüm noktası olacaktır. Bugün Galatasaray'ın ülkemize kazandırdığı iki Avrupa Kupası'ndan sonra nasıl bu kupaları kendimize daha fazla yakıştırıyorsak, Sivasspor'un şampiyonluğu da Kocaelispor, Bursaspor, G.Antepspor, Kayserispor ve diğer tüm "küçük takımlar"a örnek olacak ve onların takip eden sezonlara çok daha farklı bakmalarını sağlayacaktır.
Diğer taraftan Sivasspor'un şampiyonluğu bir anti-futbol cümlesi olan "o takımı şampiyon yaparlar-yapmazlar" gibi fevkalade can sıkıcı düşüncenin de ortadan kalkması ve hak edenin her zaman karşılığını aldığını göstermesi açısından son derece önemlidir. Zira maçların sahada kazanılıp kaybedildiğinin farkında olmayan ve zaman zaman bu art niyetli düşüncelerine olur olmaz kulplar bulan futbol düşmanlarının bu güzel oyunun altına yerleştirdikleri dinamitler ancak bu şekilde temizlenebilir.
Sivasspor'un şampiyon olması ya da farklı bir ifade ile hem Turkcell Super Lig hem de Avrupa'da kendilerinden çok şey beklediğimiz "büyük" takımlarımızın şampiyonluğa ulaşamaması bu kulüplerin şapkalarını önlerine koyup düşünmelerini sağlayacak ve onlardan iyi niyetli olanlara yanlışlarını görme fırsatı verecektir. Hoş Fenerbahçe ve Galatasaray başından beri dikiş tutturamadıkları utanç sezonları için radikal kararlar alma arefesinde görünüyor ama şampiyonluğu kaçırmak Beşiktaş için sezon içinde, gereksiz yere, teknik adam değiştirmenin, Trabzonspor için ise kadro kalitesinin önemini göstermesi için önem arz etmektedir.
Velhasıl, Sivasspor bu sezon geçen yıllarda kendisinin ya da Vestel Manisaspor'un ya da Bundesliga'da Hoffenheim'in yaptığı hataları yapmayarak son beş haftaya lider girmeyi başardı ve öyle görünüyor ki kırmızı beyazlılar son maçın son düdüğü çalana kadar, zor değil imkansıza yakın bir başarıyı yakalamak için mücadele edecek ve olası bir şampiyonluk yukarıda belirtmeye çalıştığım nedenlerden dolayı da futbolumuz için tam anlamıyla bir milat olacaktır. Ancak son söz olarak belirtmek isterim ki Sivasspor'un şampiyonluğunu futbolumuz için hayırlı görmem bu takımın her hal ve şartta şampiyon olmasını istemem anlamına gelmemektedir; her zaman olduğu gibi ipi hak eden göğüslesin, biz de o takımı ayakta alkışlayalım ve asıl kazanan centilmenlik olsun

Perşembe, Mayıs 08, 2008

Fernando Alonso Kayserispor'a


Dün akşam Bursa’da Fortis Türkiye Kupası’nın finali oynanırken, Ali Sami Yen’de ise ünlülerimiz ile Formula yıldızlarının maçı vardı. Bursa Atatürk Stadı’ndaki kupa finali Gençlerbirliği’ne bu kupayı 3. kez müzesine götürebilme ya da Kayserispor’a bu mutluluğu ilk kez yaşamayı vaat etmesinin yanı sıra önümüzdeki yıl UEFA Kupası’na doğrudan katılma hakkı gibi müthiş bir olanak sağlıyordu. İstanbul’daki dostluk maçında ise amaç –her ne kadar Tanju işi her zamanki gibi fazla ciddiye alsa da- öncelikle hayır kurumlarına katkıda bulunmak ve tabi ki eğlenmekti. Sonuçta bu maçların “ciddi”si uzatmalar da dâhil 0–0, “sulu”su ise 8–3 Formula yıldızlarının üstünlüğü ile sona erdi ve bizim kupa finalimizde başta Fernando Alonso olmak üzere Luizzi ya da Fisichella’nın performansına yaklaşan bir futbolcunun olmadığı akıllara gelmedi değil.
İşin şakası bir tarafa, finale gelme başarısına nail olmuş iki takımımızın ortaya koydukları performans beklentilerin çok ama çok altında kaldı. Elbette Mesut Bakkal’ın savunmaya dönük oyunu çerçevesinde Mehmet Topuz’u El Saka, Cangele’yi de Ali Turan ile etkisiz hale getirmesi ve golü diğer maçlarda olduğu gibi Kahe ve Isaac’in ani çıkışlarından beklemesi oyunun pozisyonsuz sürmesinde başrolü oynadı ama tek düzeliğin ana nedeni bu tip finallere alışık olmayan iki ekibin kontrollü futbolu bir an için bırakmak istememeleriydi. Bu şartlar altında maçın normal süresinin ve uzatmaların golsüz geçmesi bir tarafa bir o kadar süre daha olsa o süre zarfında da gol olacak gibi görünmedi.
Aslında bu sezon, Sivasspor’un büyüklere kafa tutan performansından sonra Fortis Türkiye Kupası’nın da Anadolu sınırlarında kalması futbolumuz için çok olumlu gelişmeler ve futbolumuz gelişecekse bu ancak bu şekilde olabilir ancak kendilerinden çok şey beklenen G.Birliği, Kayserispor, Ankaragücü, Bursaspor ve Gaziantepspor’un bu beklentileri karşılamak adına daha çok mücadele etmeleri gerekiyor.
Son söz olarak gerek kadro istikrarı gerekse bu sezonki performansı dikkate alındığında Kayserispor’un olası UEFA başarısının diğer finalist Gençlerbirliği’nden daha fazla olduğunu belirtmek gerekir.

Çılgın Periç


Dünkü karşılaşmanın tamamında ama özellikle penaltı atışları sırasında Gençlerbirliği’nin Sırp asıllı Şilili kalecisinin kimilerine göre sempatik kimilerine göre de itici hareketleri dikkatlerden kaçmadı. Penaltı atışlarından önce kale direklerine asılan, atışı kullanacak futbolcuyla hakemin yanına giden ya da rakibin çorapları ile uğraşan 29 yaşındaki kalecinin lakabının neden “çılgın” olduğu dün akşam daha net anlaşıldı. Futbol oyun kuralları ve centilmenlik sınırları dâhilinde yapılan tüm renkli hareketlerin bu görsel şöleni zenginleştirdiğini kabul etmek gerekir.

Pazartesi, Nisan 28, 2008

2+2=?


Bugünkü derbi mücadelesinde maçın vasat geçeceği ve maçta az gol pozisyonu olacağı az çok bekleniyordu ancak böylesine silik bir Fenerbahçe’yi eminim kimse tahmin edememişti. Maçın başladığı andan uzatmaların son saniyesine kadar bırakın şampiyonluğu adeta bir angarya maça çıkmışçasına isteksiz, yorgun ve motivasyonsuz görünen Fenerbahçeli futbolcular karşısında rakip meslektaşları galip gelmekte hiç zorlanmadı.
Galatasaray’ın golünde Volkan’ın birebir bireysel hatası olsa da bugünkü mağlubiyeti Volkan’ın hatasına bağlamak takımın Gökhan ve Kezman dışındaki tüm oyuncularının sahadaki yokluklarını göz ardı etmek anlamına gelir ki bu durum yapılabilecek en büyük yanlışlardan biridir. Zira maçın her anında psikolojik durum dışında bir zorluk yaşamayan sarı kırmızılılar öyle ya da böyle golü bulacağının sinyallerini maçın ilk dakikalarından itibaren vermeye başlamıştı.
Maçtan önce futbolun doğruları adına favorinin Fenerbahçe olduğunu söylemek hiç de yanlış değildi tıpkı bugünkü gibi sonuçların futbolun neden milyarlarca insan tarafından sevildiğinin nedenlerinden biri olduğunu söylemek gibi. Aldığı galibiyetle Galatasaray’ın yabancılarından faydalanamamasına, sezon içinde kadro istikrarını bir türlü yakalayamamasına, yönetimle ilgili problemleri olmasına hatta son haftalarda maçlara teknik direktörsüz çıkmasına karşın son iki haftaya rakibinin 3 puan önünde girmesi futbolda her zaman 2+2’nin 4 olmadığının çok açık bir kanıtıydı aslında.
Son iki haftasına girilen Turkcell Süper Lig’de Galatasaray’ın her türlü zorluğa karşın en yakın rakibinden 3 puan önde olması kesinlikle ayakta alkışlanacak bir başarı iken Fenerbahçe için itiraz edilmesi gereken nokta, bugün alınan Galatasaray mağlubiyeti değil İBB, Ç.Rizespor ya da Bursaspor gibi karşılaşmalarda yaşanan puan kayıpları olmalıdır. Zira Ali Sami Yen Stadı’nda Galatasaray’a karşı kaybetmek kadar doğal bir puan kaybı olamaz ama diğer maçlardaki sürpriz puan kayıpları Fenerbahçe’nin asla kabullenmemesi gereken neticelerdir.

Futbolun Şifresi

24 Mart günü Galatasaray-Denizlispor maçından sonra bu seneki şampiyonluk favorimin Galatasaray olduğunu söylemiş bunu da maçlarda son dakikada gelen galibiyet gollerinin 3 puandan çok daha önemli olduğu ile açıklamıştım. (http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=100028) Bu tarihten sonra Galatasaray’ın yine son dakikalarda attığı golle Gençlerbirliği’ni mağlup etmesine ve geçen hafta da Fenerbahçe’nin 90+5’te yediği golle Ankara’da çok önemli 2 puanı bırakmasına şahit olduk ki bu olaylar da bu teoriyi çok güçlendirdi.

İnce Hesaplar

Bugün Galatasaray aldığı galibiyetle şampiyonluk için müthiş bir avantaj yakaladı ve kalan 2 maçtan 4 puan çıkarması sarı kırmızılıların mutlu sona erişmesi için yeterli olacak ancak buradaki bir ince hesabı da dikkate almak gerekir. Zira ilk maçı 2-0 kazanan Fenerbahçe olası bir puan eşitliği durumunda ikili averajdaki üstünlüğü nedeniyle rakibinin önüne geçeceğinden çok zayıf bir olasılık olsa da bugün rakibini çok kötü bir gününde yakalayan Galatasaray’ın kendisini müthiş mutlu eden 1-0’lık galibiyeti sezon sonunda sarı kırmızılıların çok üzülmesine de neden olabilir.

Pazar, Mart 30, 2008

Tecilli Başarı


Son iki senede Fenerbahçe derbi maçlarında hiç yenilgi almadı hatta oynadığı yedi maçın altısını kazanıp sadece birinde berabere kalarak müthiş bir grafik çizdi. Bu başarı, sarı lacivertlilerin aynı başarıyı küçük maçlarda gösterememesi nedeniyle, bazılarını şaşırtsa da bunların üst üste alınmış galibiyetler olduğu düşünüldü ve Ziko bu başarılar için bolca takdir topladı ama bu galibiyetlerin nedeni pek de araştırılmadı. Ancak söz konusu başarı bugünkü İnönü galibiyeti ile tescillenince bunun artık bir tesadüf olmadığı su götürmez bir gerçek oldu.
Aslında Fenerbahçe’nin derbi başarıların nedeni çok açık öncelikle kadronun rakiplerine oranla bir basamak daha iyi olması ve kadro istikrarı nedeniyle oyuncuların yakaladığı uyum.
Bugün Fenerbahçe’nin oturmuş ve Daum’dan bu yana hemen hemen aynı sistemi oynamaya alışmış kadrosu hem teknik adam hem futbolcu hem de sistem olarak büyük değişiklikler gösteren rakip takımlara karşı her maçta üstün bir performans sergiliyor. Bu başarının diğer lig maçlarında yakalanamamasının nedeni ise tamamen sarı lacivertlilerin konsantre sorunlarından kaynaklanıyor. Deplasmanda kazanılan Sivasspor maçı, ilk yarıdaki Galatasaray galibiyeti ve en son bugünkü ligdeki belki de en zor deplasmanlardan olan İnönü’de kazanılan üç puan bunun en büyük kanıtları. Kısaca Fenerbahçe rakibi kadar konsantre olduğu maçları sisteminin oturmuşluğu ve oyuncularının becerisi sayesinde kazanmayı başarıyor.
Bugünkü maçta maçın başlamasından 11 dakika sonra golü bulan sarı lacivertliler Beşiktaş’ın beraberlik golünün sadece 6 dakika ardında da galibiyet golünü atarak maçın 73 dakikasını önde götürmeyi başardı. Bu istatistikler Fenerbahçe’nin ihtiyaç duyduğu anlarda normalden daha iyi bir performans gösterdiğinin açık bir kanıtı ve bunun İnönü gibi bir deplasmanda da yapılabilmesi sarı lacivertliler adına çok önemli bir artı.
Derbilerin artık uzmanı denilebilecek Ziko aslında maç içerisinde Uğur-Semih değişikliği ile maçı riske atsa da ilk golün sahibi Alex Semih’in müthiş pası ile golü atarak hem takımını hem de hocasını kurtarmış oldu. Zira önde götürdüğü maçta çift forvete dönme yersizliği ve sol kanadın boşalmasıyla oranın rakip tarafından çokça kullanılıp bir de o kanattan gol yenmesi Ziko adına çok olumsuz gelişmelerdi. Ancak Alex’in mükemmelliği yanı sıra Deivid’in yokluğunda forma giyen Kazım’ın müthiş performansı, Volkan ve Semih’ın başarılı oyunu ile Aurello, Lugano, Edu ile girdikten sonra Ali Bilgin’in vasatın üzerindeki performansları Fenerbahçe’nin galibiyeti için yeterli oldu.
Son iki haftayı puansız kapatan Beşiktaş’ta aslında Sağlam’ın rakibi için savunma anlamında özel bir önlem almayıp Delgado, Nobre, Tello ve Holosko ile öncelikle hücumu düşündüğünü, Cisse’nin savunmaya yardım etmemesi ve savunmanın da her maçta olduğu gibi bireysel hatalar yapması nedeniyle rakibin pozisyonlar bulduğunu gördük. Ayrıca mücadelesi ile ünlü siyah beyazlıların 2-1 geriye düştükten sonra üstelik kendi evinde rakibi üzerinde en ufak bir baskı kuramaması takım adına çok olumsuz bir gelişme oldu.
Neticede Fenerbahçe bugün İnönü’den üç puan alarak hem zorlu maçların takımı olduğunu kanıtladı hem de şampiyonluk yarışında rakibi ile arsındaki farkı açmış oldu. Dileğimiz bu başarının Chelsea önünde de sürdürülmesi.

Pazar, Mart 16, 2008

Şapakan Ne Çıkacak?


Sadece Fenerbahçe için değil futbolumuz için tarihi kura bugün çekiliyor ve Fenerbahçe’nin çeyrek finaldeki rakibi bugün belli oluyor. Her ne kadar sarı lacivertlilerin şu ana kadar yakaladıkları başarı tam anlamıyla bir gurur kaynağı olsa ve hatta başkan Yıldırım’ın açıklamalarına göre kulüp bu sene hedeflediği noktaya gelse de hazır böyle güzel bir hava ve bilinirlik yakalanmışken herkesin aklına neden daha ilerisi olmasın sorusu ister istemez geliyor.
Fenerbahçe’nin yarı final şansı elbette hem kendi performansına hem de rakibe bağlı. Ancak sarı lacivertlilerin son 2 yıldır Avrupa’da genel bir standartla ve kendine has futboluyla mücadele ettiğini göz önüne alırsak turu geçmek için asıl önemli olanın rakip olduğu ortaya çıkıyor. Fenerbahçe’nin savunma öncelikli ama gol atmaya da bir o kadar yatkın, orta saha ağırlıklı ve savunmaya dönük orta sahası etkili yapısı için en uygun rakipler hücum hattından ziyade savunmasında zaaflar olan takımlardır.
Bugün çekilecek kurada 7 olası rakip var ve bu rakipler gerek oyun anlayışları gerekse kadro yapıları düşünüldüğünde 3 gruba ayrılabilir.
İlk grup, bu gruptan herhangi bir takım çıktığı takdirde Fenerbahçe’nin işinin olanaksıza yakın zor olduğu ve Barcelona ile Arsenal’den oluşan grup. Bu iki takımın da zor gol yiyen (Barcelona sizi yanıltmasın grup maçlarında sadece 3 gol yediler), gol bulmakta da zorlanmayan ve neredeyse tamamı herkes tarafından bilinen yıldızlardan oluşan kadroları Fenerbahçe’nin elinden geleni ortaya koyan ve bırakın performanslarını sahaya yansıtmayı performanslarının üzerine çıkan oyuncularımızın elini kolunu bağlayabilir.
İkinci gruptaki takımlar karşısında Fenerbahçe’nin işi yine zor olacaktır ve bu takımların elenmesi için rakibin kötü gününde olması hepimizi çok sevindirir. Bu gruptaki iki İngiliz Manchester ve Chelsea ile eşleşecek olursak Manchester ile adadaki Chelsea ile ise Kadıköy’deki maçlar Fenerbahçe için zor geçecek ve yarı final şansımızı belirleyecektir. Bu iki takımın da kadroları elbette ligimize oranla çok üst düzey ve ilk 11 değil 18 kişilik kadrodaki tüm oyuncular büyük takımlarımız tarafından kapışılır ancak iki takımın da durdurulabildiği zaman -ki rakibi durdurmak Fenerbahçe’nin önemli özelliklerinden biri- etkisiz maçlar çıkardıklarına hem ŞL hem de ligde bu sene birçok maçta şahit olduk. Dolayısıyla bu takımlara karşı da şansımız az olmakla birlikte dikkatli ve bundan önceki maçlarda olduğu gibi soğukkanlı bir oyun bu şansımızı çok artırabilir.
Son gruptaki takımlar karşısında Fenerbahçe’nin şansı diğerlerinden çok daha fazla. Her şeyden önce genel istek olan Schalke’yi değerlendirmek lazım. Elbette gerek kadro gerekse performans açısından diğer takımların iştahını kabartan Alman ekibi Fenerbahçe için de güzel bir eşleşme olabilir ama Fenerbahçe gibi kendinden güçlü takımları yenen ekipler için oyunun yanı sıra motivasyonun da çok etkili olduğu düşüncesinden yola çıkarak bu eşleşmenin Fenerbahçeli futbolcuları yeteri kadar kamçılayamaması riski var. Başka bir deyişle Fenerbahçe kiminle eşleşirse eşleşsin rakip takım favori gösterilecek ama Schalke karşısında şansların eşit hatta sarı lacivertlilerin favori olması gibi bir durum ortaya çıkabilir ki bu Sevilla zaferinin şifresi olan motivasyonu ortadan kaldırabilir. Geriye kalan takımların Liverpool ve Roma olması kimseyi yanıltmasın tabi ki bu takımlar da her açıdan Fenerbahçe’den iyi takımlar ancak başta da belirttiğim gibi savunmalarında zaman zaman zorluklar yaşayan ve diğerlerine oranla daha çok gol yiyen bu takımlar Fenerbahçe’nin yapısı düşünüldüğünde uygun kuralar olabilir.
Sonuçta Fenerbahçe’nin yakaladığı başarılar ile gururlanmaya, futbolumuzu yeryüzündeki en büyük arenada tanıtmaya, kendimizi kabul ettirmeye devam etmek için sarı lacivertlilerin performansından ziyade rakibin kim olduğu ve nasıl oynayacağı önemli. Dileğimiz en hayırlı kura ile bu başarının daim olması.

Çarşamba, Mart 05, 2008

Kifayetsiz Kelimeler


Herkesin kullandığı klişe “tarih yazıldı” sözü o kadar iyi özetliyorki bugünkü durumu. Tam anlamıyla bir futbol cehennemi stadyum, karşıda son iki UEFA kupası şampiyonu olmasının yanı sıra Avrupa’nın belki de en etkili hücum hattına sahip takımı, ilk dakikalarda Selçuk ve Gökhan gibi iki kilit oyuncunun sarı kart görmesi ve maça 2-0 geride başlamışçasına yenen iki erken gol. Tüm bunlar alt alta koyulduğunda Fenerbahçemizin turu geçmesi başarının ötesinde bir zafer, bir fetih adeta bir diriliştir.
Maçtan önce herkesin kafasında bir “acaba” ya da “neden olmasın” düşüncesi dönüp dolaşırken büyük çoğunluk bu maçın bizim için yolun sonu olduğu fikrinde birleşiyordu. Devamlı Sevilla’nın etkili futbolundan bahsediliyor ama Fenerbahçe’nin Avrupa’da bambaşka bir takım olarak mücadele ettiği zaman zaman unutuluyordu. Rakibin etkili silahları Alves, Kanute, Navas ya da Capel’in müthiş performansı her açıdan analiz ediliyor ama Uğur, Gökhan, Deivid ya da Aurello nedense unutuluyordu. İşte bu gece sahadaki 11 futbolcu bugün hem kendilerinin hem Fenerbahçe’nin hem de Türk futbolunun gücünü en açık, en etkili ve en güçlü şekilde göstermeyi başardı ve kelimelerin tanımlamada yetersiz kaldığı bir başarı elde ettiler İspanya’da.
Bugünkü muhteşem zaferi Fenerbahçe’ye getiren en büyük etken rakibin yumuşak karnı olan duran top savunmalarını çok iyi değerlendirmek ve skor ne olursa olsu disiplini elden bırakmadan çok ve isabetli pasla yapmak oldu. Diğer taraftan maçın son anlara kadar 3-1 devam etmesi de Fenerbahçe’nin işini kolaylaştırdı zira ikinci yarının başında sarı lacivertliler bir gol bulsa Sevilla mutlaka çok adamla yüklenecek ve muhtemelen de tüm umutlarımızı solduracak golü bulacaktı. Ancak ikinci golümüz maçın son anlarında gelince bu skoru değiştirmek için çok da şansları olmadı ve bu dakikadan sonra paniğe kapılan Avrupa’nın yeni prensi değil tecrübeli ev sahibi takımdı.
Bu maçların en önemli özelliği tek maçlık performansların büyük önem taşımasından dolayı aralarında uzun vadede çok büyük fark olacak takımların birbirleriyle başabaş mücadele edebilmeleridir. Bugün Sevilla ve Fenerbahçe’yi herhangi bir lige koyslar muthemelen sezon sonunda Sevilla açık ara önde olur. Ancak bu maçlardaki başta Uğur olmak üzere Gökhan, Alex, Deivid ve Aurello’nun üstün performansları takımlarımıza tarih başarıları getirmiştir.
Neticede mütevazı kadrosuna karşın Fenerbahçe, Avrupa’nın son sekiz takımı arasına girerek hem kendisi hem de ülkemiz adına müthiş bir iş yapmış ve bundan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır. Hafta sonu Manisaspor’un karşısınna bir “Avrupa çeyrek finalisti” çıkacak, Avrupa’da rakip kim olursa olsun Fenerbehçe için deplasmanda Sevilla’dan 2-0’dan çevrilen maç düşünülecektir ki Avrupa’da başarı için güzel oynamak kadar rakibin size saygı duymasını da sağlamak önemlidir.

Pazar, Mart 02, 2008

Motivasyon İşi

İnönü’nün müthiş atmosferi, Ertuğrul Sağlam’ın iki büyük rakibine oranla heyecanı, Beşiktaş’ın yükselen grafiği ve en önemlisi 137 haftalık liderlik hasreti Beşiktaş’ın bu maçtaki büyük motivasyon kaynaklarıydı ve nitekim siyah beyazlılar ezeli rakiplerini mağlup ederek ligin zirvesine yerleşmeyi başardı.
Ertuğrul Sağlam’ın görev başına geldiğinden beri belki de en önemli maçıydı bugünkü karşılaşma ve genç teknik adam, eksiklerine karşın sahadan galip ayrılmayı başardı ve hem takımının özgüvenini hem de kendine güvenini arttırdı. Galatasaray’ın son maçlarda icat ettiği şişirme toplar ev sahibini fazla zorlamasa da Rüştü’den Nobre’ye her futbolcunun gözünden okunan inanç bugün Beşiktaş’ı üç puana götüren temel etkendi. Savunmada Baki, ortada Tello ve ileride Holosko zaman zaman hata yapsa da takım olarak rakibini iyi analiz etmiş olan ve maçın öneminin bilincinde olan siyah beyazlılar girdikleri gol pozisyonları kadar rakiplerine gol şansı vermemeleriyle de dikkat çekti.
Hafta içinde kupa mücadelesinden moralli ama yorgun çıkan Galatasaray onbirini bugün de İnönü’de izledik. Bundan 3-4 hafta önce sarı kırmızılıların kadro zenginliğinden hatta iki kadro oluşturup iki takımın da başarılı olabileceğinden konuşurken, bugün Bay Arena’dan İnönü’ye Fenerbahçe’den, Kasımpaşa’ya kadar her maçta aynı futbolcuların oynaması Kalli’nin takımına ihanetinden başka değil. Kadıköy’de Fenerbahçe karşısında iyi mücadele eden 11 “yerli” futbolcu o zamanlar için bir gurur kaynağıyken şimdilerde herkesin kafasında bir soru işareti. Beşiktaş karşısına sadece bir yabancıyla çıkan ve sonrasında da Nonda ve Barusso ile bu sayıyı üçe çıkaran Feldkamp’a birilerinin bu yabancıların neden transfer edildiğini ve rakipler bir yabancı daha oynatabilmek için bin dereden su getirirken kendisinin böyle bir haktan neden faydalanmadığını sormak gerekir. Son haftalarda olaylı Fenerbahçe maçı haricinde büyük bir düşüş içinde olan sarı kırmızılıların sahip olduğu kadroyu, taşlarla fazla oynamadan, daha faydalı kullanması başta Kayserispor maçı olmak üzere bundan sonraki maçlarda çıkış yakalamak için çok ama çok önemli.
Bu hafta liderin değiştiği ve puan cetvelindeki duruma bakılırsa kalan sürede de her hafta değişmesi muhtemel olan ligde son haftalara nefes nefese girileceği kesin ve mutlu son bu sene belki de hiç olmadığı kadar zor olacak.

Yan Etkiler

Hafta içinde Fenerbahçe’nin sadece kupadan elenmediğini, maçın gerginliğinden ve cezalarından dolayı bu haftaki Ankaragücü maçının da tehlikeye girdiğini düşünmüştük. Nitekim Ankara’daki 90 dakika sonunda galibiyeti kaçıran takım şampiyonluğa oynayan değil ev sahibi sarı lacivertlilerdi.
Fenerbahçe, çeşitli nedenlerden dolayı birçok futbolcudan yoksun gittiği Ankara’da, zaten kendi sahasında iyi mücadele eden renktaşı karşısında çok etkisiz oldu ve burada puan kaybı bir ölçüye kadar kabul edilebilirdi ancak tek bir net gol pozisyonuna girilememesi noktasında özellikle Ziko’nun uzun uzun düşünmesi gerekir.
Fenerbahçe’de kafaların Salı günü oynanacak tarihi maçta olması elbette bir mazeret ve her ne kadar profesyonel futbolcuların her maçı kendi içinde düşünmesi gerekse de, salı günü oynanacak maçın belki de tarihin en önemli maçı olması bu mazereti kuvvetlendirse de en azından oynayan yedek ağırlıklı kadronun bu maçta görevlerini çok daha dikkatle yerine getirmesi gerekirdi.
Ziko’nun puan kayıplarından sonra eleştirilme noktası artık çok bariz: devamlı aynı sistemle oynamak. Bu durumun en kötü yanlarından biri rakip teknik direktörün yapacaklarınızı harfi harfine tahmin ediyor olması. Elbette müthiş formda ve istekli, Alex, Kezman, Deivid ve diğerleri olursa rakip nasıl oynayacağınızı bilse de size karşı koyamaz ancak bu futbolcuların vasatı aşamadığı maçlarda takım olarak Fenerbahçe’nin çok zorlandığına bu sezon ziyadesiyle şahit olduk.
Bu puan kaybı, net pozisyonların Ankaragücü tarafından yakalanması ve Fenerbahçe’nin en iyisinin kaleci Serdar olması dikkate alındığında bir ölçüde kabul edilebilir ama salı günü oynanacak maçta Fenerbahçe’nin tepeden tırnağa bambaşka bir görünüme ve morale sahip olması ve o maçın önemine paralel bir oyun sergilemesi ülkemiz için büyük önem taşıyor.

Perşembe, Şubat 28, 2008

Hırsızı Öldüren Polis

Heyecanlı bir derbi geride kalırken maalesef yine futbol dışı olaylar hafızalara kazındı. Ne tur atlayan Galatasaray ne de kaybeden Fenerbahçe geride kalan 90 dakikadan huzurlu ayrılabildi. Maçlardan sonra hakem üzerinden yorum yapmak dünyanın en kolay, en gereksiz ve yorum yapana en çok zarar veren işidir. Ne yazık ki ülkemizde bu “hakem edebiyatı” sıklıkla yapılıyor ve yine ne yazık ki böyle konuşulan maçların ekseriyeti ortadaki başarısızlığın hiç bir kötü niyeti olmayan hakeme yüklenmesinden başka bir şey olmuyor. Ancak bu genelin dışında bazı maçlar da var ki bu maçlarda hakem sanki “maçtan sonra sedece beni ve kararlarımı konuşun” dercesine bırakın FIFA oyun kurallarını ve sirkülerlerini iki takıma da “artık bu kadar olmaz” dedirtecek şekilde bir maç yönetebiliyor. Nitekim bugünkü karşılaşma bu ender görülen maçlardan biriydi ve karşılaşma sona erdikten sonra ne oyun, ne sistemler, ne goller ne de performanslar konuşabilindi ilk planda, çünkü ilk plan çoktan dolmuştu maçın hakemi ile.
Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir galibiyetin nasıl geldiği Galatasaray’ın başarısını asla gölgelemez. Zira kimse sarı kırmızılıların rakibi 11 kişiyken de onları yenemeyeceğini savunamaz ama maalesef bu maçın teknik ve taktiksel yorumlamasından önce Cüneyt Çakır’ın analiz edilmesi gerekir. Cüneyt Çakır’ın art niyetli olduğuna asla ihtimal vermem. Bu şu demek oluyor ki Fenerbahçeli futbolcuların yaptığı hareketleri sarı kırmızılılar yapmış olsa kararlar yine aynı olur bu sefer Galatasary maçı 8 kişi tamalamak durumunda olurdu ancak bu hakemin genel olarak düşüncelerisi ve kararları maalesef maçın önüne geçmiştir.
Bu maçı hiç izlemeyen birine maçta 11 sarı 4 de kırmızı kart çıktı deseniz muhtemelen size “maçta kan gövdeyi götürmüş olmalı” der. Ancak bakıldığı zaman Volkan’ın tekmesi ve Lugano ile Gökhan’ın faulleri dışında rakibe yönelik hiç bir hareket yok zira diğer bütün kartlar itirazdan ve diğer içinde rakibin olmadığı pozisyonlardan kaynaklanıyor. Teşbihde hata olmaz ama hakem bir yerde sahanın polisidir. Tıpkı sokaktaki polis gibi hakem de sahada eşitliği ve adaleti korumak için bulunur ve yine polislerin olduğu gibi gerektiği takdirde kullanması için oyun kuralları hakeme iki silah vermiştir: sarı ve kırmızı kartlar. Bu kartlar hakemin saha içindeki otoritesini korumaya ve gerekirse güçlendirmeye yönelik en büyük yardımcılarıdır. Ancak nasıl bir polis, hırsız bile olsa bir adamı kafasına göre öldüremezse hakem de oyunculara bu kartları istediği gibi rahat gösteremez. Onun içindir ki FIFA devamlı suretle hakemleri şu şekilde uyarmaktadır: “otoritenizin sarsılmasına asla izin vermeyin ama oyuncuları atmak değil sahada tutmak önemlidir.” Gerçekten de oyuncuların, yüzdeyüz haklı bile olsanız, oyundan atılmasının sahadaki oyunu nasıl çirkinleştirdiği ortadayken bu kartların neredeyse hiç birisinin ciddi faul sebebiyle olmamış olması maçın hakemi için çok büyük talihsizlik. Burada genç ama umut veren hakemimizin otoritesi ve kakarlarındaki cesaretle adından övgüyle söz ettirmek istemesini ama ne yazık ki bu işi eline yüzüne bulaştırmasını görüyoruz.
Sonuç olarak bugün kazanan Galatasaray oldu ve sarı kırmızılılar iki maç sonunda rakibine üstünlük sağlayarak yarı finale yükseldi. Galatasaray bu başarıyı rakibi 11 kişi oynasa da başarabilirdi belki ya da kendisi 9 kişi kalsa da; ama yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı maalesef Hakan’ın golü ya da Gökhan’ın müthiş şutu ancak dördüncü, beşinci planda üzerinde düşünülecek konular olacak.
Hakem hakkında konuşulmasına prim veren bu tip yönetimlerin tekrar yaşanmaması, bugüne kadar olduğu gibi hakem kararlarının artık arkasına saklanılacak bir savunma mekanizmasi olmaktan çıkması ve hakemlerimizin suçluları öldürmek yerine onlara otoritelerini başka yollarla sağlayan polisler gibi davranması, temiz ve ilerlemiş futbolumuz için en büyük dileklerdir.
Son söz olarak sarı lacivertliler için bu talihsiz maçın sonrası da büyük önem taşıyor. Bugünden itibaren yapılan ve yapılmayan açıklamalar, kısacası Fenerbahçe yönetiminin olaya bakışı Fenerbahçe’nin bu zorlu haftalarını birebir etkileyecektir. Bu nedenle ligde ve özellikle Şampiyonlar Ligi’nde çok önemli maçları olan sarı lacivertlilerde taraftarından yöneticisine kadar herkesin yarından itibaren bu maçı her şeyiyle unutup sıradaki maçlara konsantre olması gerekir aksi takdirde geçmişe bakıldığında bu tip hakem hatalarının arkasına sığınanların –en son örnek Beşiktaş’tır- gerçeklik ekseninden ne derece uzaklaştıkları ve gerçeklik noktasına ne denli ağır darbelerle tekrar geldikleri ortadadır.