Cuma, Eylül 11, 2009

Bir Garip Milli Takım


09.09.09 tarihi hepimizin hafızasında çok kötü anılar bıraktı. Bir tarafta büyük sel felaketi, diğer tarafta gelen şehit haberleri, milli maç öncesi tadımızı temelli kaçırdı. Bu acı haberlerle dolu günde Bosna'dan alacağımız bir güzel haber teselli olamazdı ama belki bir anlığına da olsa üzüntümüzü dağıtacaktı. Fakat beklenen olmadı ve her zaman kıyısından dönmeye alıştığımız uçurumun, bu kez tam da içine yuvarlandık.Bu tür maçları bundan önce birçok kere kazanmıştık. Hemen hemen bugünkü gibi bir durumda Norveç'i Oslo'da, Ukrayna'yı Kiev'de mağlup etmeyi başarmış, son Avrupa şampiyonasında maçların son saniyelerine kadarki mücadele ve hırsımızla adeta efsane olmuştuk. Ama bu olaylara hep iyi yanından baktık. Norveç'i deplasmanda yenerek işi kendi evimizdeki Bosna maçına bırakınca bu işi nasıl olup da bu raddeye getirdiğimizi, ya da Çek Cumhuriyeti'ni 3-2 yenerken nasıl bu maçta 2-0 geriye düştüğümüzü hiç düşünmedik. Her zaman mücadelemiz ve inancımız ile övündük; tabiri caizse, zamanında atalarımızın savaş meydanlarında gösterdiği azmi sahaya yansıtmamızdan gurur duyduk ve zor olduğu için değeri kat be kat artan sevinçlerimizin hatalarımızı örtmesinden hiç de şikâyetçi olmadık.Şunu düşünmek gerek: Estonya'ya deplasmanda, Belçika'ya kendi sahasında puan kaybeden, Bosna'yı İstanbul'da zor bela yenen ve ne olursa olsun İspanya'ya iki maçta da mağlup olan bir takımın mı üstte olması daha hakkaniyetlidir yoksa Belçika ve Ermenistan'ı iki maçta da mağlup edip Estonya'ya yedi gol atan takımın mı? Olaya bugünkü maç penceresinden değil de grup maçlarının başladığı tam bir sene öncesinden bakıldığı zaman bugün Bosnalıların yaşadığı mutluluğun hiç de haksız bir mutluluk olmadığı ortaya çıkıyor. Biz toplum olarak işimizi hep son gün yapmayı severiz. Rutin bir hayattan ziyade heyecan yaşamak neredeyse alışkanlığımız olmuştur. Çok çabuk parlar, çabuk tepki veririz. Zor zamanlarda kolaylıkla bir araya gelir olumsuz durumdan kurtulmak için var gücümüzle çalışırız. Sizce tüm bu özelliklerle geçen elemelerde her şey çok güzel giderken Malta ve Moldova gibi rakiplere puan kaptırıp son bir can havliyle Norveç ve Bosna'yı yenmemiz ya da son Avrupa şampiyonasında ilk maçta Portekiz'e kaybedip İsviçre maçının ilk yarısını geride kapatıp, ikinci yarıdan itibaren ayağa kalkarak yarı finale uzanmamız arasında bir benzerlik yok mu? Evet, tam da toplumumuzun karakteristiğini yansıtan bir milli takımımız var. Sonuç olarak bir tarafta Faroe Adaları'na takılabilecek ama diğer tarafta Almanya'yı da yenebilecek nitelikte bir milli takımız. Zira maçlarımızın sonuçları rakiplerimizin gücünden ziyade bizim o günkü hâletiruhiyemiz ve duygularımızla yakından ilgili. Şayet kazanmak zorunda değilsek yelkenleri suya indirebiliyor aksi takdirde ise değme fırtınaların gemimizi batırmaya yetmeyeceği kadar güçlü durabiliyoruz. Yarı final oynadığımız son Avrupa Şampiyonası'nda sizce toplam kaç dakika önde oynadık? Ben söyleyeyim; İsviçre maçında 1, Çek Cumhuriyeti karşısında 2 ve Hırvatistan karşısında 0. Yarı final maçında turnuvada ilk defa öne geçtik ve 4 dakika skor lehimize devam etti, o maçı da kaybettik. Bu trajikomik istatistiğin anlamı bizim maalesef dört başı mamur bir takımımız yok sadece çok iyi mücadele ediyoruz, o da bizi ne batırıyor ne çıkarıyor. Tüm bunları düşününce bugün 2010 Dünya Kupası'nda çok büyük olasılıkla olmayacağımız için burukluk ama en azından istikrarlı ve hak eden bir takımın bu vizeyi almasından da memnuniyet duyuyorum. Dileğim öncelikle yazının başında bahsettiğim gibi doğal afetler ve terör olaylarının tekrarlarının yaşanmaması ve gerçekten çok yüksek bir potansiyeli olan milli takımımızın artık hatalarından ders alarak bilinç ve futbol doğrularına dayalı bir standardı yakalayıp işini hiç bir zaman son dakikaya bırakmaması.

Pazartesi, Eylül 07, 2009

Fenerbahçe Galatasaray ve Frank Rijkaard


2008–2009 sezonu hem Galatasaray hem de Fenerbahçe için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Parmak ısırtacak bir futbol oynamayan Beşiktaş'ın şampiyon olduğu sezonda ancak ilk üçün ardında kendilerine yer bulan bu iki futbol lokomotifimiz için aynaya bakma zamanı çoktan gelmişti.
Hoş, sene sonu değerlendirmeleri ve takıma takviyeler büyük takımlarımız için her sene yaşanan rutinler ama bu sene Galatasaray'ın yıllardır hem Avrupa hem de Türkiye'de çizdiği istikrarsız çizgi ve Fenerbahçe'nin de onca yatırıma karşın istediği hedeflere ulaşamaması bu seneki kararların çok daha radikal olmasına neden oldu ve hem Fenerbahçe hem de Galatasaray geçen sene ile arasında dağlar kadar fark olan iki takım oluşturmayı başardı.
Sezona çok uzun zaman sonra seri galibiyetlerle başlayan Fenerbahçe ve Galatasaray'ın futbol anlayışları aslında yüz seksen derece ters. Detaya girmeden söylemek gerekirse Fenerbahçe yıllardır benimsediği iki geri orta sahalı ve Alex artı tek forvetli anlayışı ile yoluna devam ederken -ki bu sistem önceliğin savunmaya verildiği bir sistemdir-, Galatasaray yeryüzünde çok az takımın icra ettiği ama klasik bir Hollanda ekolü olan üç forvetli ve tek geri orta sahalı bir anlayışı sahaya yansıtıyor -ki elbette bu da önceliğin hücuma verildiği bir sistemdir-. Bu nedenle iki takımın puan kaybedecekleri ya da zorlanacakları rakipler çok farklı olabilir. Örneğin Fenerbahçe iyi hücum eden bir İ.B.Belediyespor karşısında zorlanabilecekken, Galatasaray iyi savunma yapan Gençlerbirliği'ne puan kaptırabilir.
İki takımın mukayesesinde, çoğu futbol adamının düşündüğü gibi, Galatasaray'ın öne çıktığına katılıyorum. Ancak bu düşüncemin nedeni ne oyun sistemleri ne de futbolculardan kaynaklanıyor; tek neden F.Rijkaard. Zira gerek oyunculuğu gerekse teknik adamlığı sırasında edindiği tecrübeler ile tam bir futbol entelektüeli olan Hollandalı çalıştırıcı, sadece bir teknik direktör değil fikirleri, sistemi ve vizyonuyla örnek bir futbol adamı. Bir kişinin futbolculuk yıllarında Leo Beenhakker, Arrigo Sacci ve Louis van Gaal gibi dev isimlerle çalışma fırsatı bulmuş ve yüzlerce yıldızla aynı sahayı paylaşmış olduğunu; aynı kişinin Hollanda milli takımı ile Barcelona'ya uzun yıllar teknik direktörlük yaptığını düşünün. Sizce de tüm bunların bu kişiye müthiş bir katkısı olmaz mı; hele ki bu insan Rijkaard gibi açık fikirli bir aydınsa? Sahip olduğu bilgi ve birikimle henüz kısa sayılabilecek teknik direktörlük kariyerine İspanya şampiyonlukları ve Şampiyonlar Ligi kupası gibi unutulmaz başarıları eklemeyi başaran Hollandalı teknik adam kendi ifadesiyle "göze hoş gelen bir futbol" için artık Galatasaray'ın başında ve sarı kırmızılılar, mevcut kadrosuyla tam da Rijkaard'ın istediği türden bir ekip durumunda. Zira oyunu mutlak suretle rakip yarı sahada oynamak isteyen ve bu nedenle orta alanda yetenekli oyunculara sahip olması gereken Hollandalı'nın elinde bu işi hakkıyla yerine getirecek usta ayaklar fazlasıyla bulunuyor. Bir yıldız çıkarmaktan ziyade oyuncuların yeteneklerini sahaya yansıtmalarına zemin hazırlamayı amaçlayan Rijkaard sistemi elbette Rinus Michels ya da Johan Cruijff'dan izler taşıyor ama genç teknik adamın iddiası kimseyi taklit etmeden kendine has ve zamana göre esneklik gösterebilecek bir oyun planına sahip olmak.
Neticede bu sene lig yarışını kızıştıran öğe, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın normalde ligi nispeten kolaylıkla şampiyon tamamlayabilecek kadrolarının aynı sezona denk gelmesi oldu. Elbette şampiyonluğun dinamikleri çok farklı ve bu dinamikler uzun vadeden ziyade daha çok sonuç odaklı. Bu nedenle her ikisi de güçlü kadrolara sahip Fenerbahçe ile Galatasaray’ın sezon sonunda mutlu sona ulaşma şanslarını eşit görmek gerekir. Ancak Galatasaray’ı öne çıkaran nokta, şayet Rijkaard ile uzun süre yola devam edilirse sarı kırmızılıların alt yapıdan kulüp yönetimine kadar futbolun her alandaki ilerlemenin ülkemizdeki en büyük adayı olacağını olmasıdır.

Cuma, Eylül 04, 2009

Beşiktaş Yarınlarını Satıyor!


Beşiktaş'ın orta alanda ileriye dönük oynayacak ve takım arkadaşlarına gol pozisyonu hazırlayacak bir oyuncuya kesinlikle ihtiyacı vardı. Hatta Tabata ülkemizdeki 2-3 senelik görüntüsü ile Beşiktaş'ın bu alandaki eksikliğini kapatabilecek düzeyde bir oyuncu olduğunu gösterdi. Ancak bu oyuncunun İstanbul'a transferi o kadar maliyetli oldu ki kimse Tabata'nın takıma katkısını konuşamaz oldu; varsa yoksa 8 milyon Avro...Elbette bu transfer Beşiktaş'ın ilk "har vurup harman savurduğu" oyuncu alımı değil. İsmail için yine Gaziantepspor'a ödenen 6,5 milyon ya da Nihat'ın geri alınması için verilen 4,5 milyon Avro hep kafalarda soru işaretleri uyandırdı. Galatasaray'ın transferler için ödediği paralar zaman zaman eleştiriliyor ama kaba bir hesapla sarı kırmızılıların Elano ve Keita için ödedikleri toplam 14 milyon Avro bonservis bedeli dahi Beşiktaş'ın Tabata ve İsmail için Gaziantepspor'a ödediğinden az durumda. Bu oyuncuları kıyaslarsak da çıkacak sonucu kestirmek hiç de zor değil.Neticede Tabata transferinin iki boyutu olduğunu ve fayda açısından Beşiktaş için çok olumlu olduğunu kabul ediyorum ama ne Tabata fiyatı ne olursa olsun alınacak bir oyuncu ne de Beşiktaş fiyatı ne olursa olsun oyuncu alacak bir kulüp. İşin enteresan bir tarafı da dünya tarihinin en derin ekonomik krizi yaşanıyor ve Chelsea, Milan gibi değme kulüpler transfer yapmak ya da kılı kırk yararken bizim takımlarımız için milyon Avrolar havada uçuşuyor. Ekonomiden biraz anlayanlar bilir. Bunun anlamı eldeki paranın yanlış kullanımı ve kulüplerin yarınlarını garantiye alacak yatırımlar yerine günü kurtarma çabaları; kısaca yarınların satılması.
Sivasspor'un önce ŞL'den sonra da UEFA AL'den elenmesi ve Trabzonspor'un şanssız vedasından sonra UEFA Avrupa Ligi'nde iki lokomotifimiz Fenerbahçe ve Galatasaray kaldı. Bu iki ekibin de elbette gruplara kalması sevindirici fakat Galatasaray'ın Tobol ve Levadia, Fenerbahçe'nin de Sion ve Honved karşısında aldığı beraberlikler hem takım hem de ülke puanımız için çok gereksiz puan kayıpları oldu. Bu maçlarda alınacak galibiyetlerin ne kadar önemli olduğunu Fenerbahçe'nin bu sene UEFA Avrupa Ligi'nde çok küçük bir farkla ikinci torbada yer alması bir kez daha tüm gerçekliği ile gösteriyor. Bu sene ilki düzenlenen UEFA Avrupa Ligi'nde torbalar şu şekilde oluşuyor:
1. Torba
Ülke
Puan
Werder Bremen
Ger
91.34
Villarreal
Esp
80.85
AS Roma
Ita
78.58
PSV Eindhoven
Ned
75.83
Shakhtar Donetsk
Ukr
74.37
Sporting CP Lisbon
Por
68.29
Hamburger SV
Ger
67.34
Benfica
Por
64.29
Valencia
Esp
59.85
Panathinaikos
Gre
56.63
Ajax
Ned
54.83
Steaua Bucuresti
Rom
53.78


2. Torba
Ülke
Puan
Fenerbahçe
Tur
52.45
FC Basel
Sui
51.05
Lille OSC
Fra
47.03
Celtic
Sco
40.58
Everton
Eng
35.9
Club Brugge
Bel
34.07
Heerenveen
Ned
33.83
Galatasaray
Tur
33.45
Anderlecht
Bel
32.07
Austria Wien
Aut
31.57
FC København
Den
26.89
Lazio Roma
Ita
26.58


3. Torba
Ülke
Puan
Hertha BSC
Ger
26.34
Sparta Praha
Cze
26.15
Dinamo Bucuresti
Rom
25.78
AEK Athens
Gre
25.63
Slavia Praha
Cze
25.15
Levski Sofia
Bul
24.25
Athletic Bilbao
Esp
23.85
Partizan Belgrade
Srb
23.05
Hapoel Tel-Aviv
Isr
18.05
FC Twente
Ned
17.83
Dinamo Zagreb
Cro
16.47
Fulham FC
Eng
15.9


4.Torba
Ülke
Puan
CSKA Sofia
Bul
14.25
Toulouse FC
Fra
14.03
CFR Cluj
Rom
13.78
Genoa
Ita
12.58
Rapid Wien
Aut
8.565
FC Timisoara
Rom
7.781
BATE Borisov
Bls
7.733
Nacional Funchal
Por
7.292
FC Salzburg
Aut
6.565
Sturm Graz
Aut
3.565
FK Ventspils
Lat
2.832
Sheriff Tiraspol
Mol
1.333
Bilindiği üzere, format gereği, oluşturulacak 12 grupta ilk iki sırayı alan takımlar birinci tura çıkmaya hak kazanacak ve diğer takımlar Avrupa defterini kapatacak. Birinci turda ise gruplarını lider tamamlayan 12 takım ile ŞL'degruplarında üçüncü olan en iyi 4 takım birinci torbayı; gruplarını ikinci tamamlayan 12 takım ve ŞL'de üçüncü olan en kötü dört takım ise ikinci torbayı oluşturacak. Birinci ve ikinci torbadan çıkacak takımların karşılaşmaları sonucu çeyrek finalistler belirlenecek. Elbette UEFA AL'de de tıpkı ŞL'de olduğu gibi gruplarda aynı ülkenin takımları yer alamıyor dolayısıyla Fenerbahçe Galatasaray'ın gruplarını lider tamamlayıp birinci turda da birbirlerine rakip olamamaları ve bu durumun UEFA AL'nin ilk finaline kadar devam etmesi. Bugünkü vasat performansları bir kenera bırakırsak iyi kuralarla, geçen seneye oranla büyük ilerleme gösteren temsilcilerimizin gruptan çıkmaları hiç de sürpriz olmaz. Bu noktada üçüncü torba bizim çin en önemli torba konumunda zira buradan gelecek Hapoel, Levsk, Partizan gibi bir ekip bir anlamda ekiplerimizin ikinciliğini granti altına alırken Fulha ya da Herta Berlin gibi bir ekip işimizi oldukça zorlaştırabilir. Neticede şans bugün 14:00'te Monaco'da çeklicek kurada bu yıla çok iyi başlayan iki takımımızın yanında olsun ve 15-16 Eylül'de başlayacak macera 22 Mayıs'a kadar devam etsin.

Cimbom 100'ü Bulur Mu?


Galatasaray'ın geçen seneki savunma sorunlarına sahip kadrosu kimileri tarafından 2000 yılındaki unutulmaz kadro ile kıyaslanıyordu ancak bu karşılaştırmanın ne denli yanlış olduğu sarı kırmızılıların geçen seneki başarısız performansı ile çok net anlaşıldı. Bu sezon ise başta teknik direktör Rijkaard olmak üzere çok önemli isimleri kadrosuna katan Galatasaray taraftarlarını ziyadesiyle heyecanlandırıyor. Sezonun ilk iki haftasında bulunan yedi gol Galatasaray'ın zengin hücum hattının beklentiyi nasıl gerçeğe dönüştürdüğünün kanıtı. Bu performansa bir de Netanya'ya iki maçta atılan tam on gol eklenince Galatasaray'ın gol yollarında ne denli etkili bir takım olduğu çok rahat anlaşılıyor. Bir sezonda 100 golü bulmak için bilindiği gibi maç başına üç gol bulmak gerekiyor ve sarı kırmızılılar mevcut performansıyla bu başarıyı gösterebilecek takımların başında geliyor. Galatasaray'da Keita'nın sağdan, Kewell'ın da soldan bindirmelerinin yanı sıra Arda'nın ileri üçlünün arkasındaki performansı gerçekten göz doldurucu ve bu oyuncuların vasat görünümleri dahi takımın rahat bir şekilde gol pozisyonu bulmasına yeterli olacaktır. Sarı kırmızılıların endişe uyandıran tek mevkisi savunmanın önündeki ikilisi. Bugün Mustafa ve Barış'tan oluşan ikili geri orta saha başarılı bir performans gösterdi ancak hücum ağırlıklı oynayan takımda rakibin biraz daha güçlü, geri orta saha oyuncularının da biraz daha formsuz olduğu haftalarda takım savunması sorun yaşayabilir. Neticede Galatasaray, özellikle önde olduğu maçlarda ve dişine göre olan rakiplere karşı, bol gol bulmaya devam edecek gibi görünüyor ancak sarı kırmızılıların takım savunması anlamında rüşdünü ispat etmesi için biraz daha beklemek gerek.

Devler Lige Hazır


Hem Fenerbahçe hem de Galatasaray için geçtiğimiz sezon tam birhayal kırıklığı olmuştu. Ancak geçen sezonda yaşanan başarısızlıklar bu iki güzide kulübümüze de o denli acı verdi ki bu sezon öncesi yapılan olumlu hamleler teknik direktör değişikliği yaşamalarına karşın her iki takımı da sezonun en hazır ekipleri konumuna getirdi.Galatasaray'dan başlamak gerekirse sarı kırmızılıların bu seneki en büyük transferleri hiç şüphesiz Frank Rijkaard. Hollandalı teknik adam belki teknik direktör olarak yolun çok başında ama yaşadıkları ve edindikleriyle tam bir futbol entelektüeli olan Hollandalının Galatasaray'a çok büyük katkıları olacaktır. Rijkaard'ın sistemi ya da oyuncu tercihleri eleştirilebilir ve eleştirilecektir ancak onun Galatasaray'a her şeyden önemli katkısı takımın değerini bir basamak artırmış olmasıdır. Galatasaray adına olumlu gelişmeler Arda'nın (her ne kadar yanlış bir karar olsa da) kaptanlıkla beraber yakaladığı müthiş performans, kanatlarda çok iyi ve alternatifli futbolcuların olması ve forvetlerin form düzeyi. Bu göstergeler sarı kırmızılıların bu sene hemen hemen hiç bir maçta gol bulmakta zorlanmayacağını gösteriyor ve Elano'nun da takıma katılacağını düşünürsek hücum hattındaki pozitif ortam gerçekten birçok teknik adamın her zaman hayalini kurduğu cinsten bir ortam. Ancak Galatasaray'da soru işareti yaratan bölge geçen yıl olduğu gibi bu yıl da savunma. Nitekim bugün kalede görülen iki gol bu düşüncelerin kuruntu olmadığının göstergesi oldu. Oynanan sistem itibariyle fazlaca yük taşımak zorunda kalan Ayhan ve Mustafa’nın (Mehmet) performansları sarı kırmızılılar için hayati derece önemli. Bunun yanı sıra Servet ve Gökhan'ın savunmadaki uyumları da henüz rüştünü ispatlamış değil. Bu durumda Galatasaray bir tarafta gerçekten çok korkutucu bir hücum hattı diğer yanda ise geçtiğimiz yıla oranla daha iyi ama yine de sorunsuz olmayan bir savunma görüntüsüne sahip.Fenerbahçe'de ise geçtiğimiz yıldan bu yıla en olumlu gelişme takıma katılan oyuncular kadar takımdan gönderilen oyuncular oldu. Zira Yasin, Can, Gökhan Emreciksin, Burak ve İlhan gibi vasat olarak tabir edebileceğimiz futbolcular ile yolları ayırmak takımın önünü görebilmesi için gerçekten doğru bir hamleydi. Gönderilen bu oyuncuların yerine de önemli isimleri takıma katan sarı lacivertliler görüntü itibariyle geçen yıla oranla oldukça pozitif olmayı başarıyor. Elbette bu durumda teknik direktör Daum'un da payı büyük. Fenerbahçe'nin en büyük avantajı yıllardır oynadığı sistemle devam etmesi ve oyuncuların artık bu sisteme alışmış olması. Bunun yanı sıra Emre ve özellikle Güiza'nın (ki İspanyol oyuncu bu performansını sürdürdüğü sürece bu sezonun bir numaralı gol kralı adayıdır) yükselmiş performansı ile en son alınan iki Brezilyalının takımın mücadele gücünü artırmış olması Fenerbahçe'yi geçen seneki "dengesiz" görüntüsünden ayıran en büyük etkenler. Sarı lacivertlilerin olumsuz tarafı ise maç içerisinde zaman zaman yakaladıkları hızlı ve rakibe baskı kuran tempoyu uzun süre sürdürememesi. Gerek deplasmandaki Honved gerekse bugünkü karşılaşmada olsun görüldü ki Fenerbahçe hızlı ve organize ataklarla rakibi yorsa da bu görüntüsünü maç boyunca sürdüremiyor ve zaman zaman rakibine oyunu yönlendirme olanağı veriyor. Bu eksiklik elbette sezonun henüz ilk haftalarında olduğumuz için olmuş olabilir ancak oldukça iddialı olunan bir sezonda sürpriz puan kayıpları yaşamamak için bu problemin çözümü mutlaka bulunmalıdır. Netice de hem Galatasaray hem de Fenerbahçe şu anki görüntüleri itibariye bu sezon kıyasıya bir şampiyonluk mücadelesi içinde olacaklar ve geçen sezonun aksine yarışı son haftaya kadar sürdürecekler. Elbette sezon sonunda sadece bu iki ekipten biri ya da bir üçüncü takım mutlu sona ulaşacak ama şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki eksikliklerine karşın hem Fenerbahçe hem de Galatasaray için geçen seneki musibetler binlerce nasihatten daha etkili olmuş ve her iki takım da geçen yıla oranla oldukça iyi duruma gelmişler.

Kartal'ın İşi Bu Sene Çok Zor


Bu akşam Beşiktaş'ta Yusuf doğru bir şekilde orta alana daha yakın görev yaparken M.Denizli o meşhur inadından vazgeçerek sağ kanatta da Holosko'ya şans vermişti. Ancak Beşiktaş'ın ilk yarıda beklenen performansı gösterememesinin nedeni her zamanki rahatsızlığı olan gol pozisyonu hazırlayacak oyuncu eksikliği oldu. Zira oynanan 4-3-3'ün geniş forvet varyasyonlarından yararlanabilmek ancak orta alanın ortasındaki oyuncuların yaratıcılığı ile mümkün ve bugün ilk yarıda olduğu gibi Yusuf ile Tello'nun tutuk performansı sistemin sağlıklı işlemesine engel oluyor.İkinci yarıya Nihat ve Bobo hamleleriyle başlayan Mustafa Denizli'nin bu çabası da takımının sahada organize olması için yeterli olmadı. Orta alanda görev yapan Ernst ve Fink önemli görev adamları olmalarına karşın hücum anlamında takıma yeterlii katkıyı sağlayamıyor ve bu durumda tüm sorumluluk göbekte oynayan oyuncuya kalıyor. Ancak Delgado'nun yokluğunda ve siyah beyazlıların bugünkü görüntüsünde bu sorumluluğu kaldıracak futbolcu Beşiktaş'ın kadrosunda bulunmuyor. Bu nedenle Yusuf ve Tello'nun bu vasatı aşamayan görüntüsü sürdüğü sürece siyah beyazlılar bu sorunu bir çok maçta yaşayacaktır. Ev sahibine gelince, geçen sene üç büyük takımdan aldığı puanlarla dikkat çeken Avcı'nın öğrencileri geçtiğimiz sezondaki hareketli görüntüsünü bu sene de devam ettireceğe benziyor. Belediye ekibi çok güven vermese de oynadıkları açık futbol sayesinde bir taraftan kalelerinde gol pozisyonu verirken diğer yandan da rakip kalede yeterince gol pozisyonu bulmayı başarıyor.Turuncu beyazlılarda golün sahibi İ.Akın dikkat çekse de maçın yıldızı sol bekte oynayan Gökhan oldu. Genç oyuncu bu başarılı performansını devam ettirdiği sürece mutlaka büyük takımların kısa listelerine girecektir. Neticede Fenerbahçe, Galatasaray ve hatta Trabzonspor'un sezon öncesi görüntüsü dikkate alındığında Beşiktaş'ın geçen yıldaki başarısını yakalaması için geçen seneye oranla çok daha fazla çaba sarfetmesi gerekiyor.

Denizli'nin İnadı


Önce Kazanan...Fenerbahçe'nin Zico ile Avrupa'da başarılı olduğu dönemlerde oynadığı oyun şablonu 4-2-3-1'di ve çoğu kimse bu meşhur tek forvetli (gibi görünen) sistem için Brezilyalı teknik adamı tebrik ederken bazıları bu sistemin asıl mimarı olarak eski teknik direktör Cristoph Daum'u gösteriyordu. Sistemin kurucusunun Daum ya da Zico olduğu tartışılır ama Fenerbahçe'de tartışılmayacak tek durum takımın yaklaşık beş sezondur aynı oyun sistemi ile oynuyor olması ve bunun avantajları. Sarı lacivertlilerde bu sene en dikkat çekici özellik, özellikle Dos Santos ve Cristian'ın katılımlarıyla, takım içinde koşan oyuncu sayısının artmış olması; dolayısıyla hücumda çoğalabilmek. Bugünkü karşılaşmada Yusuf ve Tello'yu fazla serbest bırakmak istemeyen Kazım ve Dos Santos ileri çıkmakta Honved maçındaki kadar istekli görünmediler ama genel anlamda bu iki oyuncunun hatta zaman zaman arkalarındaki Gökhan ve Vederson'un kanat bindirmeleri sarı lacivertlilerin hücum zenginliğinde önemli bir paya sahip. Bugün her ne kadar kilidi açan gol rakibin hatasından ve galibiyeti pekiştiren sayı da rakibin savunma tedbirlerini elden bırakmasından kaynaklansa da Fenerbahçe öncelikle teorik anlamda rakibine oranla doğrulara daha yakın olan taraftı. Sarı lacivertlilerde Bilica'nın performansı beklentilerin uzağında değil ve bu onlar için olumlu bir gelişme. Ancak Önder'in yerine ya da en azından onunla dönüşümlü oynayacak bir savunma oyuncusu alınması gerektiği çok aşikar. Bugün olaylı transferiyle belki de sezonun en önemli takım değiştirmesini yapan Mehmet Topuz'un neden kadroda olmadığı da sarı lacivertliler adına önemli bir soruydu. Zira yıldız oyuncunun bildiğimiz kadarıyla herhangi bir sakatlığı bulunmamasına karşın kadroya alınmaması bu oyuncu hakkında teknik direktör Daum'un çok olumlu şeyler düşünmediği dedikodusunu destekler nitelikte ve bu durum işler yolunda gidiyorken müstakbel bir soruna davetiye çıkarabilir. Ve Beşiktaş...Beşiktaş tarafında ise maça sürpriz bir pres ve istekle başlamanın yanı sıra savunmadaki yeni transferler Ferrari ve İsmail'in performansları dikkat çekiciydi. Ancak siyah beyazlılarda geçen sene mevcut olan oyun kurucu eksikliği bu maçta da fazlasıyla hissedildi. Bugünkü oyun şablonunda tüm yük omuzlarına binen Tello'nun istikrarsız performansı Beşiktaş için çok büyük bir sorun ama işin asıl enteresan tarafı Denizli'nin elinde bu sorunu ortadan kaldıracak alternatiflerin olmasına karşın tecrübeli adamın geçen seneki inadına devam etmesi. Denizli'nin İnadı... Hatırlıyorum da Ertuğrul sağlam Beşiktaş'ın başındayken Mustafa Denizli maçları yorumluyor ve Holosko'yu sağ kanatta oynatan Sağlam'a her fırsatta veryansın edip, slovak oyuncunun asıl mevkisinin kanat değil forvet olduğunu söylüyordu. Gün olup devran dönünce kendisini hakkında çok yorum yaptığı Beşiktaş'ın başında bulan Denizli eski düşüncelerinden ödün vermek istemezcesine Holosko'yu sağ kanatta düşünmeyip ya forvet oynatıyor ya da hiç oynatmıyor. Üstüne üstlük sağ kanat vazifesini de, kendisine hiç uygun olmayan Yusuf Şimşek'e veriyor. Yusuf'un sağ kanatta oynaması da tüm oyun kuruculuk yükünü, maç içerisinde saman alevi gibi yanıp sönen, Tello'ya bırakıyor ve neticede ortaya çok hücum oyuncusuyla oynuyor gibi görünen ama aslında son 270 dakikadır gol atamayan bir Beşiktaş çıkıyor.Holosko'yu sağ açığa, Yusuf'u da forvet arkasına çekerek bu kısır döngüyü rahatlıkla aşabilecekken, Denizli'nin bu inadında ısrar etmesi hem anlaşılması zor bir durum hem de Şampiyonlar Ligi öncesi oldukça düşündürücü. Beşiktaş adına bir olumsuz nokta da futbolcular için büyük önem taşıyan sezon öncesi kampa katılamayan Nihat Kahveci. Bu hazırlık dönemlerinin ne denli önemli olduğunu görmek için, 3 sezondur ilk kez bu sene sezon öncesi kampa katılabilen ve geçen seneye oranla bu seneki performansında gözle görülür bir düzelme olan Emre Belözoğlu'nu incelemek yeterli olacaktır. Bu nedenle iyi senaryoda yıldız oyuncunun beklenen performansını yakalayabilmesi en az birkaç hafta alacak, kötü senaryoda ise Nihat eski takımına bekleneni veremeyecek gibi görünüyor. Neticede maçın kaderini penaltıya sebebiyet veren ve ikinci golde de rakibini boş bırakan Sivok ile bu hataları iyi değerlendiren Alex çizdi. Ancak Fenerbahçe'nin kupaya uzanmasında sarı lacivertlilerin oturmuş sistemi kadar Denizli'nin inadının da payı büyüktü.

Çakma Keita Galatasaray'da


Öncelikle başlığın yanlış anlaşılmasını istemem zira Kader Keita da önemli bir oyuncu ama medyada “Keita Galatasaray’da” ya da Galatasaray bir yıldızı daha Türkiye’ye getirdi” gibi haberleri görünce sarı kırmızılıların, hani o Sevilla’da tanıdığımız ve geçen sene Barcelona’da forma giyen Seydou Keita ile anlaştığını düşünmüştüm. Ancak daha sonradan gördüm ki Galatasaray’a gelen Keita, Seydou değil Abdul Kader Keita’ymış. Gazetelerin internet sitelerini gezerken Keitaları karıştıranın sadece ben olmadığımı anladım zira konu ile ilgili haber verilirken bazı internet sitelerinde Kanute ve Seydou Keita’nın fotografları bulunuyordu.
Peki kimdir bu Abdul Kader Keita? Doğrusunu söylemek gerekirse daha önceden adını sıklıkla duyuran bir oyuncu değil Kader Keita, tabi Lig 1 ve Lyon'u yakından takip etmeyenler için. Forvet ya da sağ/sol kanat oynayan bir oyuncu için attığı gol sayısı da yok denecek kadar az (2008-2009 sezonu 22 maç 1 gol). Hal böyle olunca ilk planda "peki neden yaklaşık 12 milyon Avroluk bir para gözden çıkartıldı Keita için?" sorusu akla geliyor. Diğer taraftan kanatlarda Arda ve Kewell ile forvette Baros’a sahip olan Galatasaray’ın, oyun stili daha çok Yattara’ya benzeyen bir futbolcuyu transfer ettiği de çoğu kimsenin kafasını kurcalayan bir durum.
Sonuçta Kader Keita elbette kötü değil ama lanse edildiği kadar da önemli bir oyuncu olduğu konusunda şüphelerim var. Siyahi oyuncunun ligimizde nasıl bir performans göstereceğini yaklaşık 2 ay sonra göreceğiz ancak siyahi oyuncu ile ilgili ilk izlenimlerim oyuncunun ücret – performans değerlendirmesi sonucu kusursuz bir futbolcu olduğunu söylemek zor.
Bu arada aslen Fil Dişi Sahilleri’nden olan Kader Keita ile aynı soyadı taşıyan orijinal Keita Malili. Özellikle güney Afrika’da yaygın olan bu ismin anlamı da “ tapınan kişi”ymiş.

Mehmet Topuz Kanunları


Transfer gündemimizde çok önemli teknik direktör haberleri varken, Mehmet Topuz transferi enteresan gelişmeleriyle yaklaşık bir haftadır gündemimizin en önemli maddelerinden biri haline geldi.
Bu transfer kavgasında önce Yıldırım Demirören “M.Topuz ile her konuda anlaştık, bu futbolcu camiamıza hayırlı olsun” dedi; ertesi gün de Fenerbahçe Kulübü Mehmet Topuz’un bonservisini Kayserispor’dan 5 milyon Avro ve bir futbolcu (kuvvetle muhtemel Gökhan Emreciksin) karşılığında aldıklarını açıkladı. Özetle bugün itibariyle Beşiktaş futbolcu, Fenerbahçe ise onun kulübü ile anlaşarak transferi tam bir bilmece haline getirmiş durumda.
M.Topuz transferinde olayın iki boyutu var. Bunlardan ilki FIFA tarafından açıklanmış transfer kuralları, ikincisi ise futbol etiği.
İşe etik tarafından baktığımız zaman, ne derece gerçek bilemiyorum, M.Topuz’un Beşiktaş taraftarı olduğunu, bu nedenle bu kulüpte forma giymek istediğini hatta çok büyük paralar da verilse Fenerbahçe’de oynamak istemediğini açıkladığı söyleniyor. Eğer bu açıklamalar doğru ise böle bir oyuncunun Fenerbahçe Kulübü tarafından ısrarla transfer edilmek istenmesi eleştirilebilir. Bu noktada Fenerbahçe’nin “bizim takımımızda oynamak istemeyen futbolcuyu biz hiç istemeyiz” gibi alaturka bir yaklaşım sergilemesi belki olayları yatıştıracağı gibi etik açısından da önemli bir gelişme olabilirdi ancak profesyonel hayatta işlerin hiç de bu şekilde yürümediğini hepimiz biliyoruz.
İşin mevzuat tarafını görmek için FIFA tarafından yayımlanan Oyuncuların Durumları ve Transferleri Üzerine Kurallar kitabının 18 numaralı maddesi olan Kulüpler ve Profesyoneller Arasındaki Anlaşmaları ile İlgili Özel Düzenlemeler kısmına bakmak yeterli olacaktır. Söz konusu bölümde yer alan ifade şu şekilde: “Bir profesyonel oyuncu ile sözleşme imzalamak isteyen bir kulüp oyuncu ile pazarlığa geçmeden önce bu oyuncunun kulübünü yazılı olarak bilgilendirmek zorundadır. Bir profesyonel futbolcu ancak sözleşmesi sona ermesi ya da sözleşmesinin sona ermesine altı ay kalması durumlarında başka bir takım ile anlaşabilir.”
Yukarıdaki düzenlemeden açıkça anlaşıldığı gibi Beşiktaş yönetimi M.Topuz transferinde Kayserispor Kulübü’nü göz ardı ederek ciddi bir hata yapmış ve bu noktada ipleri, oyuncunun bonservisini elinde bulunduran Fenerbahçe’ye vermiştir.
Peki, şimdi ne olacak?
Bundan sonra, eğer kulüplerden biri geri adım atmazsa ki yapılan açıklamalardan bu olasılığın çok zayıf olduğu görülüyor, Fenerbahçe’nin bu transfer için M.Topuz’u; Beşiktaş’ın ise yıldız oyuncuyu alabilmek için Fenerbahçe’yi ikna etmesi şart. Şayet iki takımın da bu ikna mücadelelerinde başarılı olamamaları halinde ise Mehmet Topuz sözleşmesi bitene kadar Kayserispor forması giyecek.
Bir yönüyle geçen sene çok tartışılan C.Ronaldo transferini diğer bir yönüyle de eski Türk filmlerinde sıkça rastladığımız kızın sevmediği bir adamla evlendirilmesi olaylarını andıran bu transfer çıkmazının Türkiye Futbol Federasyonu tarafından ne şekilde çözümlendiğini yakında göreceğiz ancak bu tartışmanın FIFA’ya taşınması durumunda Mehmet Topuz ismi, tıpkı Belçikalı Marc Bosman gibi yeni bir düzenleme ile de anılacak olabilir.

Perşembe, Eylül 03, 2009

Van Der Sar'ın Bakışları


Aslında çoğumuz Barcelona'nın Manchester United'tan daha iyi olduğunu biliyorduk ama İngiliz ekibinin yarı finalde Arsenal'i beklenenden kolay geçmesi ve Barcelona'nın da Chelsea karşısında oldukça zorlanması final karşılaşması için herkesin kafasında soru işaretleri oluşmasına neden oldu. Üstüne üstlük Manchester United'ın en güçlü yanı olan savunması karşısında Katalan ekibinin bu alandaki Rafael Marquez ve Gabriel Milito eksiklikleri de maç öncesi İspanyol ekip için oldukça önemli bir sorundu. Gerçekten de maçın ilk dakikalarında kırmızı şeytanlar oyunda üstün görünüp gol pozisyonlarına giren taraf olsalar da onuncu dakikadaki Eto'o imzalı golden itibaren Barcelona oyunun gerçek hakimi oldu ve belki de en rahat ŞL finallerinden birini oynayarak lig ve Kral Kupası'ndan sonra aynı sezonda Avrupa'nın kulüpler bazındaki en önemli başarısı olan ŞL kupasını da müzasine götürmüş oldu. Gezegenin En İyileriBarcelona'nın Henry, Eto'o, Messi ve Iniesta'ya sahip orta alanı ve hücum hattı şu an dünyadaki en iyi dörtlü. Mahşerin bu dört atlısına, belirli ve rakibe göre değişmeyen bir futbol anlayışına ya da başka bir deyişle futbol felsefesine sadık diğer yedi oyuncu da destek olunca ortaya durdurulması neredeyse imkansız bir takım çıkıyor. Zaten Barcelona'yı ister sene başından beri isterse sadece bu maçta seyretmiş olun aklınıza gelen ilk yorum takımın birbirlerine oldukça uyumlu ve oynamaktan zevk alan futbolculardan kurulu olduğu olacaktır ki bugünkü zaferin anahtarı da ortaya konan bu futbol ahenginden başka bir şey değildi. Lionel MessiBarcelona sportif direktörü Carles Rexach 11 yaşında ve büyüme hormonu eksikliği bulunan yetenekli bir çocuğu tedavi masraflarının kulüp tarafından karşılanmasına karşılık olarak takımına kazandırırken eminim bu "hasta" çocuğun günün birinde Maradona'nın veliahtı olacak kadar başarılı olacağını aklının ucundan bile geçirmemişti. Ancak bugün henüz yirmi bir yaşında olmasına karşın bir çok başarıya hem de bu başarılarda en büyük paya sahip olarak uzanmış Messi'nin dünyaya verdiği mesaj yetenekli, çalışkan ve azimli olmanın önünde hiç bir gücün duramayacağı. Mükemmel futbolu kadar son Real Madrid karşılaşamsında attığı gollerden sonra kameralara koşup genetik sorunlu çocuklara desteğini gösteren tişörtünü ekranlara yansıtması gibi sosyal sorumluk sahibi olması da Arjantinli oyuncunun dünyanın dört bir yanındaki futbolseverlerce takdir edilmesinde önemli bir rol oynuyor ve bu hem altın ayaklı hem de altın kalpli genç adamın bugünkü gibi önemli maçlarda gol atma başarısına ulaşması onun sadece insanlar değil futbol melekler tarafından da sevildiğinin en büyük kanıtı.

Yürüye Yürüye Şampiyonluk Olur Mu


Geçen sene Fenerbahçe’nin Artur Zico ile yollarını ayırma nedenini eminim çok iyi hatırlıyorsunuz. Sayın Aziz Yıldırım’ın ifadesiyle Fenerbahçe "yürüye yürüye" şampiyon olması gerektiği bir sezonda bunu başaramamış, bu başarısızlığın müsebbibi de teknik direktör Zico olarak tespit edilmiş hatta sarı lacivertlilerin tarihi Avrupa başarısı dahi bu ayrılığı engelleyememişti.
Yürüye yürüye şampiyonluk ifadesi o zamanlar çok dikkatimi çekmişti; bugün de öyle. Sanıyorum Fenerbahçe başkanı bu ifade ile takımının görece kolay maçlarda kaybettiği puanlardan yakınıyordu ancak aynı sezonda ortaya konan üstün derbi performansı ya da alınan zor deplasman galibiyetlerini görmezden gelmek futbol adına hiç de sağlıklı bir düşünce değil. Yeryüzünde acaba yürüye yürüye şampiyon olmuş bir takım var mı? Mücadele etmeden kaç maç kazanabilirsiniz? Ya da şampiyon olamamak her şeyin sonu mu yoksa önemli olan son maçın son düdüğüne kadar yarışın içinde olabilmek mi? Tüm bunlar başkanlık makamında 10. yılını tamamlamış bir futbol adamının kolayca ve doğru olarak yanıtlamasını beklediğimiz sorular ancak cumartesi günü oynanan maç bu hayati soruların Fenerbahçe adına son derece yanlış yanıtlandığını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serdi.
Ankaragücü maçı Fenerbahçe için sezonun en üzücü maçı oldu. Zira bugüne kadar alınan birçok kötü sonuç şanssızlık, isteksizlik ya da organize olamama gibi nedenlerle bir nebze de olsa açıklanabiliyordu ama hafta sonunda Fenerbahçe'nin kendi sahasında Ankaragücü'nü istemesine ve mücadele etmesine rağmen yenemediğine, bir başka deyişle rakibine güç yetiremediğine şahit olduk. Sakın Fenerbahçe eksikti gibi bir mazeret aklımıza gelmesin çünkü bu mazeret çok daha büyük kabahatleri anımsatıyor.
Sonuç olarak geçen sene Avrupa'da tarihi bir başarı elde ederken üzerinden henüz bir yıl dahi geçmeden aynı takımın kendi sahasında Ankaragücü'ne gücünün yetmemesi ne taraftarın, ne futbolcuların ne de teknik direktörlerin suçu. Bu tabloda tek suçlu kötü niyetli değil ama sportif bakışı derine inemeyen Fenerbahçe yönetiminindir.

Sivasspor Neden Şampiyon Olsun


Başından itibaren bu sezonun en iyi takımı hiç şüphesiz Sivasspor. Mütevazı bir görünümün altında barındırdığı disiplin, mücadele gücü ve beceri kırmızı beyazlıların daha önceleri olduğu gibi sadece ilk yarı sonunda değil sezonun tamamlanmasına sayılı haftalar kala da liderlik koltuğunda oturuyor olmasının ana nedenleri. Diğer takımlar gibi üst üste galibiyetler ya da puan kayıpları yaşamayan doğu ekibi bu özelliği sayesinde de takımlarımız arasında en istikrarlı olanı.
Sivasspor bu seneki performansıyla futbol tarihimizde şampiyonluğa en çok yaklaşan Anadolu takımı durumunda. Kırmızı beyazlıların kısıtlı olanaklarına karşın ortaya koydukları mücadele ve elde ettikleri başarılar taraflı tarafsız hemen hemen herkes tarafından takdirle karşılanıyor ama ben bu takdiri bir adım daha öteye götürüyor ve Sivasspor'un şampiyonluğunun aşağıda değineceğim bazı nedenlerden ötürü Türk Futbolu'na faydalı olacağını düşündüğümü belirtmek istiyorum.
Her şeyden önce üç ya da dört büyük takımımız dışında bir takımın, TFF tarafından Türkiye 1.Liginin başladığı tarih olarak kabul edilen 1959 yılından beri ilk kez, şampiyonluk ipini göğüslemesi futbolumuz adına tam bir dönüm noktası olacaktır. Bugün Galatasaray'ın ülkemize kazandırdığı iki Avrupa Kupası'ndan sonra nasıl bu kupaları kendimize daha fazla yakıştırıyorsak, Sivasspor'un şampiyonluğu da Kocaelispor, Bursaspor, G.Antepspor, Kayserispor ve diğer tüm "küçük takımlar"a örnek olacak ve onların takip eden sezonlara çok daha farklı bakmalarını sağlayacaktır.
Diğer taraftan Sivasspor'un şampiyonluğu bir anti-futbol cümlesi olan "o takımı şampiyon yaparlar-yapmazlar" gibi fevkalade can sıkıcı düşüncenin de ortadan kalkması ve hak edenin her zaman karşılığını aldığını göstermesi açısından son derece önemlidir. Zira maçların sahada kazanılıp kaybedildiğinin farkında olmayan ve zaman zaman bu art niyetli düşüncelerine olur olmaz kulplar bulan futbol düşmanlarının bu güzel oyunun altına yerleştirdikleri dinamitler ancak bu şekilde temizlenebilir.
Sivasspor'un şampiyon olması ya da farklı bir ifade ile hem Turkcell Super Lig hem de Avrupa'da kendilerinden çok şey beklediğimiz "büyük" takımlarımızın şampiyonluğa ulaşamaması bu kulüplerin şapkalarını önlerine koyup düşünmelerini sağlayacak ve onlardan iyi niyetli olanlara yanlışlarını görme fırsatı verecektir. Hoş Fenerbahçe ve Galatasaray başından beri dikiş tutturamadıkları utanç sezonları için radikal kararlar alma arefesinde görünüyor ama şampiyonluğu kaçırmak Beşiktaş için sezon içinde, gereksiz yere, teknik adam değiştirmenin, Trabzonspor için ise kadro kalitesinin önemini göstermesi için önem arz etmektedir.
Velhasıl, Sivasspor bu sezon geçen yıllarda kendisinin ya da Vestel Manisaspor'un ya da Bundesliga'da Hoffenheim'in yaptığı hataları yapmayarak son beş haftaya lider girmeyi başardı ve öyle görünüyor ki kırmızı beyazlılar son maçın son düdüğü çalana kadar, zor değil imkansıza yakın bir başarıyı yakalamak için mücadele edecek ve olası bir şampiyonluk yukarıda belirtmeye çalıştığım nedenlerden dolayı da futbolumuz için tam anlamıyla bir milat olacaktır. Ancak son söz olarak belirtmek isterim ki Sivasspor'un şampiyonluğunu futbolumuz için hayırlı görmem bu takımın her hal ve şartta şampiyon olmasını istemem anlamına gelmemektedir; her zaman olduğu gibi ipi hak eden göğüslesin, biz de o takımı ayakta alkışlayalım ve asıl kazanan centilmenlik olsun