Çarşamba, Kasım 28, 2007

B Planı


Kadrolar açıklandığında başımıza gelecek yavaş yavaş belirmeye başlamıştı. Evet sahanın en iyi oyuncusu bizdeydi ama rakibin standartı çok daha yüksek ve bu da skora aynen yansıdı bugün. İlk yarıda istenildiği gibi rakibe fazla pozisyon vermesek de ikinci yarıda yenen gol her şeyi alt üst etti.
Fenerbahçe'nin en büyük eksikliği gol yedikten sonra bir B planının olmaması. Dikkat edilirse bu sene Avrupa'da sadece CSKA deplasmanında geri düştü sarı-lacivertliler, o maçtan da puanı Deivid'in ekstra şutu ile çıkardı. Diğer maçların hepsinde ya öne geçti Fenerbahçe ya da maç başladığı skorla bitti. Bugün de İnter öne geçtikten sonra ne oyun ne de oyuncu anlamında bir değişikliğe giden Ziko yine CSKA maçındaki gibi işlerin yolunda gitmesini umarken, San Siro'da rakip İnter olunca işin şans ile ilgisi bayağı azalıyor.
Bu sonuçtan ve PSV'nin galibiyetinden sonra gruptan kabus görmeden çıkabilmemiz için CSKA maçını mutlaka kazanmamız gerekiyor, zira üst turu garantileyen İnter'in PSV'ye kaybetmesi hiç de sürpriz olmaz.
O forma da neydi öyle? Maçın belki de en ilgi çekici yanlarından biri İnter'in maça göğsünde dev bir haç işaretiyle çıkmasıydı. Irkçı ve dini simgelere büyük tepki gösteren ve bunların tamamını yasaklayan UEFA'nın İnter'in bu formasına onay vermesi çok garip oldu. Gol sevincinden sonra formaların çıkarılmasını ya da başa geçirilmesinin nedeni formanın altından herhangi bir mesaj verilmesine izin vermemekken bu mesajın direkt formanın üzerine koyulması UEFA için çok büyük bir yanlış oldu. Bu maçtan sonra UEFA buna bir tedbir alır mı bilmiyorum ama eğer alınmazsa iş başka boyutlara da taşınabilir.

Pazar, Kasım 25, 2007

Milli Takım Oley!

Millilerimiz tarihi bir başarı elde ederek Avusturya-İsviçre’de düzenlenecek Avrupa Şampiyonası’na katılmaya hak kazandı. Öyle ki, yaklaşık yüz yıllık futbol tarihimizde bu fırsatı bundan önce sadece iki kez daha elde edebilmişiz. Her ne kadar böyle bakıldığında ortaya mutluluk verici bir tablo çıksa da, bugün gerek Fatih Terim gerekse bazı oyuncuların eleştirilerden kurtulamadığını görüyoruz. Peki, kim hatalı? Takımı görece kolay bir gruptan zor şer çıkaran Fatih Terim mi, yoksa her dönem Avrupa Şampiyonası’na katılıyormuşçasına başarıları küçümseyenler mi? Her zaman skor ya da sonuçlara göre değil genele göre yorum yapmak gerektiğinden hareketle, bugün milli takımın Avrupa Şampiyonası’na gidip gitmemesinden bağımsız olarak grupta oynadığı maçların objektif olarak değerlendirilmesi, bu sorunun yanıtını büyük ölçüde verecektir.
Hatırlanacağı üzere, Fatih Terim göreve geldiğinde Dünya Kupası eleme grubunda zor bir durumdaydık ve o anda Fatih Terim işi riske atmama düşüncesiyle Alpay, Tugay, Emre, Rüştü, Hakan ve diğer “emektar” oyunculardan oluşan bir kadro kurup bu kadro ile tamamladı kalan maçları. O günün şartlarında ve söz konusu kısa süre göz önüne alındığında kimsenin itirazı olmadı ve zaten olamazdı bu kadroya. Çünkü ortak görüş buram buram umutsuzluk kokuyor, saman alevi gibi yanıp sönen umutlar da -bu saatten sonra yaparsa bu adamlar yapar- kanaatini taşıyordu; maalesef başarılı olamadık.
2008 eleme gruplarının kuraları çekildiğinde ve ilk 4 maç geride kaldığında kesinlikle keyfimize diyecek yoktu. Grupta en önemli rakip olarak gördüğümüz Yunanistan’ı Atina’da mağlup etmemiz ve Norveç’e yenilmememiz neredeyse şampiyona vizesini cebimize koymuş kadar memnun etti bizi. Ama bu maçlarda kimse kadroyu ya da Fatih Terim’i eleştirmedi. Kimse kadrodaki kısırlıktan dem vurmadı. Kimse biz bu kadro ile Dünya Kupası’na gidemedik burada da başarısız olabiliriz demedi. Fatih Terim’e şu sorulmadı: “Hocam ilk geldiğinizdeki kadroyu kabul ediyoruz ama bundan 2 sene sonra hala aynı oyuncularla oynamanız sizce doğru mu? Biz sizden milli takıma 1–2 değil birçok yeni oyuncu monte etmenizi beklerken yıllardır aynı eleştirilen simaları görüyoruz. Tamam, belki futbolumuzda büyük bir altyapı sorunumuz var ama durumumuz bu kadar mı kötü?!” Bu sorular ancak Bosna yenilgisi sonucu telaffuz edilmeye, Moldova beraberliği ile her yerde dile getirilmeye başlandı ve Malta beraberliği ile de doruğa ulaştı. Bugün aslında milli takımı eleştiren her düşüncenin altında çekememezlik ya da sabit fikirlilik değil “bize bu stresi yaşatmamalıydınız” düşüncesi var. Milli takımımız gruptan yine ikinci olarak ama Norveç’e yenilip, Moldova ve Malta’yı mağlup ederek (Norveç’in 3 puan az topladığını farz ederek) çıksaydı kanımca bugün gayet mutlu bir şekilde finallerin coşkusunu yaşıyor ve milli takımımıza sonuna kadar güveniyor olurduk.
Elbette oynanan 12 maçın birinde ya da en fazla ikisinde sürpriz puan kayıpları olmuş, bu puan kayıplarının ortaya çıkmasında o günkü formsuzluğun yanında şans faktörü de etkili olmuş olabilir. Ancak puan kaybettiğimiz maçlara bakarsak, eğer kaybetmişsek mutlaka hak etmişiz, eğer berabere kalmışsak da 1 puanı kurtaran biz olmuşuz. Hatta bazılarına göre galibiyetlerimiz de rakibin ve özellikle kalecilerin hediyesi. Bu durumda bırakın şampiyonaya katılma hakkını Avrupa Şampiyonu dahi olsanız memnuniyetsizlikler ve eleştiriler olağandır. Bugün hala 3. olduğumuz Dünya Kupası’nda yendiğimiz rakiplerin gücü ya da Avrupa şampiyonu olan Yunanistan’ın sözüm ona “çirkin futbolu” konuşuluyor. Aslında bu fazlaca gün yüzüne çıkmasa da herkes tarafından zaman zaman dile getirilen düşünceler futbol oyununun skor ve sonuçtan bağımsız değerlendirilmesinin sonuçları.Neticede, stat hoparlörünü eline alan ve bizi cümle âleme rezil eden aklı evvelin ve ondan daha iyi statlara sahip olduğumuz Ali Sami Yen Stadı’nın dışında stresli ama güzel bir gece yaşadık çarşamba günü ve sayılı ekibin katılacağı şampiyonaya son anda da olsa biletimizi almış olduk. Bu biletin, özellikle savunma hattımız ve Nihat dışında gol yollarında ki etkisizliğimiz göz önüne alındığında beraberinde bir dolu endişeyi de getirdiğini kabul etmek gerekir. Umarım Fatih Terim en azından şampiyonaya kadar olan sürede ama bu sefer yumurta deliğe gelmeden tıpkı Gökhan Gönül, Hakan Balta ve Mehmet Yıldız gibi gerekli müdahalelerde bulunup kadroyu şampiyonanın son maçında değil daha maçlar başlamadan oluşturur. Çünkü beklenen başarılı takım ve sonuçların en birinci şartı takımımızın artık belirli, oturmuş ve birbirleriyle uyumlu bir kadroya sahip olmasıdır. Onun dışında özellikle orta sahadaki oyuncu kalitemiz ve tekniğimiz ile Avrupa’da kendimizden övgüyle söz ettirmemiz hiç de sürpriz değil.

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Tolunay'ın Fikri


Fenerbahçe, dünkü karşılaşma da göz önüne alındığında, bu sezon geride kalan 12 karşılaşmanın sadece yarısını kazanarak belki de son yılların en kötü performansını ortaya koydu Süper Lig’de. Ancak dünkü yenilgi bu puan kayıpları içinde kesinlikle sarı lacivertliler’in en masum oldukları yenilgi oldu. Her takımın zaman zaman başına gelen ve gelebilecek olan hakem hatalarının bu maçta özellikle konuk ekip aleyhine fazlaca yaşanması nedeniyle sahada çok zor durumda kalan İstanbul ekibi, maç içindeki bazı yanlış tercihler ve özellikle maçın son anlarında hissedilen yorgunluk nedeniyle sahadan puansız ayrılmak durumunda kaldı.
İlk 30 dakikada her şey maça doğru bir kadro ve taktikle başlayan Ziko’nun istediği gibi giderken ve Semih’in golü ile Fenerbahçe avantajlı duruma geçmişken, Edu’nun oyun dışı kalmasından sonra, sahadan, o ana kadar çok başarılı bir şekilde oynayan Deniz’in alınması Brezilyalı teknik adamın maçın gidişatını etkileyen bir hatası oldu. Evet, golün pasını Appiah vermişti ancak maçın geneline bakıldığında Deniz’in yerine sakatlıktan yeni çıkmış ve mücadele gücü eksik görünen; adeta uykudan yeni uyanmış gibi oynayan Ganalının oyundan alınması sarı lacivertlilerin özellikle Aurello’nun da etkisiz bir gününde olması göz önüne alıdığında, rakip atakların kesilme açısından çok daha yerinde olurdu.
İkinci bir etken de elbette sezon başından beri süregelen ve belki de Avrupa’daki başarının sırrı olan savunma futbolu… Bu anlayışın Süper Lig için hiç uygun olmadığını artık neredeyse duymayan kalmadı ama Ziko’nun bu konudaki ısrarı da bu işin ciddiyeti kadar büyük.
Hakem ve Ziko’nun hatalarının ötesinde maçı Kayserispor’a getiren taktik değişiklik ise Tolunay Kafkas’tan geldi. Kayserispor’un en önemli silahlarından biri olan Mehmet Topuz’u etksisiz kaldığı Carlos- Vederson ikilisinin önünden alıp nispeten daha rahat edeceği sol kanada koyması ve neticede bu futbolcunun geliştirdiği pozisyonlarla Kayserispor’un golleri bulması, genç teknik adamın büyük bir başarısı olarak dikkat çekti. Zaten, özellikle kendi sahasında çok mücadeleci ve etkili bir takım olan Kayserispor, maç içinde de leyhine gelişen maçı kazanmakta zorlanmadı.Neticede çok zor ama bir o kadar da önemli olan Kayserispor deplasmanından puansız dönmesi, ilk yarısının sonuna yaklaştığımız Süper Lig’de sarı laciverlilerin kredilerini ziyadesiyle azalttı ve kalan maçlardan alınacak puanları daha önemli hale getirdi. Bu durumda sarı lacivertlilerin Süper Lig’de sezon sonunda mutlu sona ulaşması için kalan maçlarda öncelikle daha ofansif oynaması ve maçlara daha konsantre olması gerekiyor.

Pazar, Kasım 11, 2007

Taraftar her Şeyi Biliyor

Hafta içindeki skandal sonuçtan sonra muhtemelen Ertuğrul Sağlam bu maça çıkmadan önce futbolcuları ile yaptığı toplantıda onlara bu maçın çok önemli olduğunu, lige verilecek aradan önce bu maçtan galibiyetle ayrılarak zor günleri geride bırakmak istediklerini söylemiş ve bu nedenle onlardan 90 dakika boyunca çok iyi mücadele etmelerini istemişti. Nitekim Beşiktaş sahaya arzulu ve etkili çıkıp ilk yarıyı da önde kapattı ancak ikinci yarıda gelen gol ve kırmızı kart, taraftarın 90 dakika boyunca yönetim ve takımın menajeri aleyhinde yaptığı tezahüratın olumsuz etkisiyle birleşince siyah beyazlılar için tam anlamıyla kâbus geri döndü.
İçinde bulunulan durum dolayısıyla yenilgiyi futbolculara mal etmek doğru olmaz. Nitekim yağmur çamur demeden İnönü’ye gelen siyah beyazlı gerçek taraftarlar yaptıkları tezahüratlarla futbolcuların suçsuzluğunu dile getirirken Ertuğrul Sağlam’ı destekleyip yönetimi istifaya çağırarak “siyahla beyazı” ayırt ettiklerini gösterdi.
Geçen hafta yaşanman talihsizlikler üzerine dünkü rakibin lig ikincisi ve Süper Lig’in en iyi takımlarından biri olan Sivasspor olması Beşiktaş için şanssızlık mı yoksa şans mıydı ona zaman karar verecek. Çünkü Beşiktaş eğer dün akşam daha dişsiz bir rakibe karşı oynasa muhtemelen galip gelecek ve lige verilecek ara da göz önüne alındığında ortam biraz yumuşayacak, sayın Demirören ve arkadaşları az da olsa rahatlayacaktı ama mağlubiyet tepkinin şiddetini daha da artırdı ve belki de bu tepki kulüp için daha olumlu sonuçlar doğuracak.
Taraftarın bu denli büyük tepkisine karşın ne Fenerbahçe maçından sonra Pazartesi Londra’ya uçan Demirören’in ne de her gün başka bir şey söyleyen Sinan Engin’in görevi bırakacağını sandığımı da belirtmem gerekir.

Mutfakta Biri Yok!


Çok klişe ama bir o kadar da doğru bir söz var futbolda; orta saha takımın mutfağıdır diye. Ancak bu klişeyi ortadan kaldırmaya çalışır, onlarca yıllık sabitlenmiş tecrübeye karşı gelmeye kalkar kısaca Amerika’yı yeniden keşfetmeye uğraşırsanız ortaya hiç beklemediğiniz sonuçlar çıkabilir; tıpkı dün akşam olduğu gibi. Belki un ve elekle artık işi kalmamış Kalli için bu tip fanteziler makul karşılanabilir ama Uefa Kupası şampiyonu Galatasaray için bu denli basit hatalar affedilir eksiklikler değildir.
Lincoln’ün Galatasaray’a gelişi büyük sükse oldu ve taraftarlar neredeyse on yıldır sakladıkları on numaralı formayı gönül rahatlığıyla sırtlarına geçirmeye, maçları yayınlayan şifreli kanala abone olmaya hatta ve hatta maça gitmeye başladılar. Herkesin gözünde yeni bir Hagi ışığı, bir kaç senedir hem ligde hem de Avrupa’da süren başarısızlığın sonunun geldiğine inanç hatta yeni bir Avrupa kupası umudu belirmişti ama altın kural unutuluyor, Lincoln-Hagi benzetmesi yapılırken diğer oyuncular es geçiliyor, kısaca bulmaca eksik kalıyordu. Zira Galatasaray’ı Avrupa fatihi yapan kadronun en önemli özelliği hücumuyla savunma, savunmasıyla hücum yapması ve bu blokların uyumunu düzenleyen Emreli ve Okanlı, kusursuz ortasahasıydı.
Bugün Galatasaray Feldkamp ile ne 3–5–2 ne de 4–4–2 oynuyor, sarı kırmızılıların sistemi 6 ve 4; 6 savunma oyuncusu ve 4 santrafor ile maçlar oynanıyor. Barış, Servet, Song, Linderoth, Hasan Şaş ve Volkan altılısından hiçbiri hücuma katılmadığı gibi Hakan, Nonda, Lincoln ve Arda’nın da top rakipteyken topu alacak ya da en azından rakibin rahat pas yapma olasılığını ortadan kaldıracak en ufak bir çabasını göremiyoruz. Böyle olunca da hatları kopuk Galatasaray ne sağlıklı bir savunma yapabliyor ne de hücum. Rakip takım yürüyerek neredeyse ceza alanımıza girerken biz olgun bir atak yapmak için akla karayı seçiyoruz.
Takıma bir tek Lincoln’ü ekleyerek tekrar bir UEFA zaferi beklemek, 2000 yılının gizli kahramanlarını, Taffarel’i, Popescu’yu, Okan’ı, Emre’yi, Fatih Akyel’i ve diğerlerini göz ardı etmekten başka bir şey olamaz. Zaten Galatasaray’ın o efsane kadrosundaki en önemli isimler Hagi ile birlikte orta sahayı paylaşan ama bunu yaparken de hem savunmaya hem de hücuma büyük destek veren Emre, Okan ve Hakan Ünsal’dı ki bu futbolcular milli takımın tarihindeki en başarılı derecesinde de başrolü oynadılar.
Sonuç olarak Kalli’nin kendi ihtiraslarından önce futbolun doğrularını görmesi özellikle de Avrupa maçlarında çok daha tedbirli bir oyun anlayışı içine girmesi gerekiyor. Günümüzde göze hoş gelen ve her maç bolca gol pozisyonu ve gole sahip olan ama sonuçta oynayana hiçbir elle tutulur başarı getirmeyen “açık” futbolun neredeyse hiçbir temsilcisi kalmamışken Galatasaray’ın bunu sürdürmek istemesi ileride bugünkü konumunu bile arayacak hale getirebilir camiayı. Galatasaray’ın kalan iki maçını kazanması büyük olasılıkla bizi gruptan çıkaracak ve bu iki takım da sarı kırmızılılardan daha iyi asla değil, yeter ki Cimbom içindeki heyecanı tekrar hissetmeye başlasın.

Perşembe, Kasım 08, 2007

İşte Şimdi Avrupalı


Fenerbahçe bu sezon Avrupa’da hiç kaybetmedi. Şampiyonlar Ligi’nde de ilk üç maçta bir galibiyet ve iki beraberlik aldı ama yine de tam anlamıyla sonrası için izleyenleri kendinden emin bırakacak bir görünüm içinde değildi; ta ki dün akşama kadar… PSV karşısında sadece galip gelerek değil, 90 dakika boyunca oyuna hakim olarak, hem 0-0’da hem de 2-0’dan sonra rakibine hiç pozisyon vermeyerek ve her şeyden önemlisi ayaklarını yere sağlam basarak adeta dosta güven veren düşmana korku salan bir şekilde uzandı 3 puana.
Şampiyonlar Ligi’nin anahtarı yenilmemek ve evinde kazanmaksa eğer, Fenerbahçe geride kalan 4 maçın ikisini kazanıp ikisinde berabere kalarak bunu eksiksiz yerine getirdi bugüne kadar ve şu an puan olarak olmasının ötesinde oynanan Avrupai futbol sayesinde gruptan çıkmasına kesin gözüyle bakılıyor sarı lacvertlilerin.
Maçtan once bizi en çok düşündüren Lugano ve son haftaların formda ismi Deivid’in oynayamayacak olmasıydı ama dün akşam yerleri bile belli olmadı bu oyuncuların. Maçın ilk 45 dakikasında, Volkan’dan Semih’e kadar kusursuza yakın bir oyun sergiledi Fenerbahçe. İkinci yarıda gerek skorun korunmak istemesi gerekse başta Kazım ve Alex’teki yorgunluk belirtileri nedeniyle tempoyu düşüren Fenerbahçe, rakibine gol şansı vermeyerek görevini fazlasıyla yaptı ama şu da bir gerçek ki üçüncü gol bulunmuş olsa dün akşam Şükrü Saraçoğlu’ndan tarihi bir galibiyetle ayrılmamız işten bile değildi.
Bugün kendisinden bahsettirecek çok isim vardı Fenerbahçe de; Volkan gibi, Semih ya da Aurello gibi ama bir futbolcu var ki onun için ne söylense az, kendisi ne kadar alkışlansa yetmez. Evet o oyuncu Gökhan Gönül. Geçen sene onu Oftaşspor’da fazla tanımayan futbolseverler ilk defa CSKA deplasmanında gördü kendisini. Piyangodan çıkar gibi çıktığı bu maçtan sonra adeta takımın vazgeçilmezi olan Gökhan soğukkanlılığı, hızı ve hücüma katkısı ile bu formunu devam ettirdiği sürece daima takımda kendine yer bulacak gibi görünüyor. Sonuçta oyuna gireni, oyundan çıkanı, savunması, ortasahası ve hücumuyla, tabiri caizse tabanca gibi bir takım olan Fenerbahçe bu sene Avrupa’da göğsümüzü kabartmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu anlayış, diziliş ve form grafiği ile sarı lacivertlilerin Giuseppe Meazza’dan da puan çıkararak maçlar bitmeden gruptan çıkmayı garantilemesi sadece bizi değil Avrupalıları da hiç şaşırtmayacaktır

Çarşamba, Kasım 07, 2007

KARA Kartal

Bu maçın ne teknik analizi yapılabilir ne de taktik analizi, zira sahada sadece bir takım vardı dün gece ancak futbolun sadece taktik ve teknikten ibaret olmadığını bilenler için dünkü karşılaşma aslında tam bir sessiz bir çığlıktı, tabi duyabilenlere.
Dünkü maç bize milli takımımızın yine İngiltere’de aldığı hezimet skorları hatırlattı. Bu skorun onlarca yıl sonra adeta bir hortlak gibi karşımıza dikilmesi futbolumuzun geldiği noktayı değerlendirmemiz açısından çok önemli. Şimdi Şampiyonlar Ligi’nin en farklı yenilgisi olarak tarihe geçecek olan bu maç için şöyle sakin kafayla düşünmek lazım, acaba sadece sahadaki etkisiz futbol muydu bu fiyaskonun ortaya çıkma nedeni yoksa arka planda daha derin, daha kurumsal ve daha büyük sorunlar mı var? Daha açık olmak gerekirse acaba bu rekor mağlubiyetin müsebbibi gerçekten sahadaki futbolcular mı yoksa kötü sonuçlardan sonra hedef şaşırtan, başarısızlıkları devamlı başka konularla örtmeye çalışan ve en önemlisi yıllardır yaptığı oyuncu ve teknik adam (E.Sağlam hariç) tercihleriyle takıma bırakın yarar sağlamayı devamlı zarar veren yöneticiler mi?
Avrupa’da tüm takımlarımızı desteklemeliyiz, zira bu ülkemizdeki futbol kültürünün gelişmesine ve toplam kalitenin artmasına vesile olacaktır derken, aslında ülkemizdeki kısır çekişmelerin Avrupa’da mücadele eden takımlarımızın en büyük düşmanı olduğunu ve sırf bu nedenle yıllardır mücadele ettiğimiz Avrupa kulvarında hala hatırı sayılır bir yer edinemediğimizi söylemek istiyordum. Cuma günü Beşiktaş yöneticilerine sorsalar “Fenerbahçe maçı mı daha önemli yoksa Liverpool karşılaşması mı?” diye, eminim büyük çoğunluğu ezeli rakipleriyle oynanacak maçı ilk sıraya koyardı. İşte bugünkü skorun sebeplerinden biri. Fenerbahçe maçından sonra öyle bir hava yaratıldı ki ne futbolcular eleştirildi ne de sahada ortaya koyulan teknik anlayış çünkü yenilginin nedeni belliydi: İsmet Arzuman. İşte bugünkü skorun sebeplerinden biri daha. Ve yine Fenerbahçe maçından sonra yerli yabancı tüm futbolcular üzerindeki etkisi düşünülmeden ve soğukkanlılıktan, profosyonellikten uzak bir şekilde yapılan açıklama: “bundan sonra ligde Paf takımı ile mücadele edeceğiz”. İşte bugünkü skorun sebeplerinden biri daha. Bu ve buna benzer en az maçtaki gol sayısı kadar neden bulunabilir bugünkü kara geceye ama tüm bunların kesiştiği nokta maalesef Beşiktaş’ın can damarı olan yönetimidir.
Aslında maçlarda her zaman önde olan takım zamanın bir an önce geçmesini ve hakemin bir an önce son düdüğü çalmasını ister, geride olan da tam tersini. Bu kural elbette geçerli değildi dünkü dram için çünkü bir tarafta bir an önce bu eziyetten kurulmak isteyen bir takım, diğer tarafta da her atağıyla gol kokan, her golüyle rakibini biraz daha utandıran ve artık futbolun güzellik hatta “fair-play” sınırlarına dayanan bir rakip vardı. Bu durum, Marcus Merk’in de maçı sadece 24 saniye uzatmasının nedeni oldu. Sonuçta bir takım diğerine, hele hele Şampiyonlar Ligi’nde, 8–0 yeniliyorsa bu iki takım arasında sahadaki futbolun ötesinde bazı farklılıklar var demektir. Nitekim bugün ne Liverpoollu futbolcular Beşiktaşlı futbolcuları yendi ne de Benitez Sağlam’ı; bugün Liverpool Beşiktaş’ı 8–0 mağlup etti. Bu ayrımı yapabilir, futbolun basit, anlaşılır ama çok boyutlu olduğunu görebilir ve dün akşam Anfield’ten yükselen çığlığı duyabilirsek eğer, inanın bu yenilginin dahi olumlu olduğunu düşünebiliriz.

Pazartesi, Kasım 05, 2007

Heyecan Olmayınca


Galatasaray bugün çok formsuz ve tutuk bir maç çıkardı. Bunun en büyük nedeni sakatlıktan yeni çıkan Lincoln’ün etkisizliği ve Feldkamp’ın bu maçta da takımın hem sistemi hem de kadrosunda değişiklik yapmasıydı.
Asında Galatasaray’ın şu an için ligde en sorunsuz takım olması gerekir. Zira rakipleri hem Şampiyonlar Ligi’nde çok zorlu maçlar içinde hem de ligin ilk haftalarında fazlasıyla puan kaybetti. Ancak sarı kırmızılılar da özellikle son haftalardaki performansıyla, iyi başladıkları Süper Lig’de rakiplerinin puan farkını kapatmasına yardımcı oldu.
Bugün Galatasaray’da Hasan Şaş’ı neredeyse sol bekte, Lincoln’ü ön liberoda izledik, orta alanda da Linderoth’un formsuzluğu ve sadece Arda’nın atakları yönlendirme çabalarının saman alevi gibi olması nedeniyle 1 puanı son dakika golü ile kurtardı.
Galatasaray’ın kadro yapısı itibariyle ve aslında Feldkamp’ın hücuma dönük anlayışı sayesinde Süper Lig’de -derbiler hariç- sıkıntı yaşamayacağını düşünüyorum ancak bunu yapmak için, takımın geçen seneki hatta 2 sene önceki mücadele ve hırsı kaybetmesine engel olmak gerekiyor. Kalli’nin tecrübesi ve anlayışı konusunda hiçbir zaman şüphe olamaz ancak kendisinin getirilmesinden sonra da dediğim gibi Galatasaray heyecanını yitirirse hem Süper Lig’de rakiplerine karşı avantajını kaybeder hem de çantada keklik görünen UEFA grubunda çok zorlanır.

Pazar, Kasım 04, 2007

Arzuman Mı Batuhan Mı


Derbi yine nefesleri kesti; golleri, kaçan pozisyonları ve maalesef hakem kararlarıyla unutulmayacak bir karşılaşma oldu. Kanımca maçın son dakikasındaki pozisyonu incelemeden maç hakkında konuşmak doğru olmaz. Karşılaşmanın son uzatma dakikası oynanırken yaşananlar tam anlamıyla bir talihsizlik oldu İsmet Arzuman için. Pozisyon öncesinde çaldığı düdük ne Beşiktaşlılar ne Fenerbahçeliler ne de yardımcısı tarafından duyulunca ve pozisyonun devamında top ağlarla buluşunca maçtan önce Fenerbahçe cephesinden sert şekilde eleştiri alan İsmet Arzuman ve MHK maçtan sonra kat be kat ağır şekilde siyah beyazlı camia tarafından eleştirilmeye başladı. Maçın genelinde Arzuman’ın faul kararlarında, kart tercihlerinde ya da takdir haklarını uygulamada her iki takım için de bazı yanlışlar içinde olduğunu gördük ama bunun hiçbir zaman maçın skorunu etkileme çabası ya da arzusu içinde olduğunu düşünmüyorum. Pozisyonda çalınan faul düdüğü her maçta onlarca defa çalınan ya da çalınmayan düdüklerden farksızdı nitekim o pozisyonda da çalınmasa ve maç 2-2 bitse İsmet Arzuman aynı fakat zıt yönden gelecek eleştirilere maruz kalacaktı.
Maçın analizine gelirsek, Beşiktaş’ın adeta maça 1–0 önde başladığını söyleyebiliriz. Zira iki tarafın da kontrollü oynayacağını düşündüğümüz maçta Beşiktaş golü ilk dakikalarda bulunca maçın da geri kalan kısmı büyük ölçü de değişmiş oldu.
Fenerbahçe geriye düştükten sonra ister istemez oyunu rakip yarı alana yığmaya çalıştı ve bunda da genel anlamda başarılı oldu ama kontra ataklarda ve özellikle kaptırılan toplarda Bobo ve son dakikalarda Batuhan’la –ki o pozisyon bence maçın kader anı oldu, zira Batuhan orada topu kale yerine Higuain’e atmayı denese Beşiktaş’ın ikinci golü bulması içten bile değildi- çok tehlikeli ataklar pozisyonlar yakaladı.
Fenerbahçe’nin iyi yolda olduğu aşikar. Bugün geriye düştükleri maçta rakiplerini mağlup etmeyi başararak bunu bir kez daha gösterdiler ama 2-1’den ve rakip savunma güvenliğini ikinci plana atmışken bir gol daha bulup maçı koparamamak ya da bu olmuyorsa en azından son dakikalarda rakibin pozisyon bulmasına engel olamamak sarı lacivertlilerin hala ortada duran eksikliğidir.
Beşiktaş’ta ise özellikle derbi maçlarda kendini gösteren tecrübeli/yıldız oyuncu eksikliği bugün bir kez daha takımın kaderini belirledi. Halbki maça çok iyi başlayan, rakibe baskı yapan ve kapılan toplarla kontra atağa kalkan Beşiktaş, ilk yarıyı önde kapatabilse muhtemelen sahadan 1 değil 3 puanla ayrılacaktı. Çok etkili olan Bobo ve vasatın üzerine çıkan Delgado’nun yanına eklenecek bir üçüncü isim olmayınca ve kendisinden çok şey beklenen Serdar Kurtuluş ya da Burak gibi genç isimler kötü bir performans ortaya koyunca ilk dakikalarda öne geçmek bile siyah beyazlılara puan için yeterli olmadı.
Bugün maçın iki yıldızı vardı Fenerbahçe adına biri ilk golü atan ve ikinci golde de ilk şutun sahibi Deivid ikincisi de ikinci gol öncesi topu Deivid ile buluşturan ve uzatma dakikalarında Batuhan’ın şutunu çizgiden çıkaran Edu. Bu iki kritik pozisyon zaten Fenerbahçe’ye 3 puanı getiren kareler oldu. Sonuç olarak, Fenerbahçe’nin geriye düşmesine karşın maçı çevirmesi, 2-1’den sonra da Beşiktaş’ın baskı kurmasına izin vermemesi ve orta alandaki etkili oyunu göz önüne alındığında hak ederek galip geldiğini söyleyebiliriz. Maçtan sonra yapılan ve maalesef artık kronikleşen sert açıklamaların kulüplere bir fayda sağlamadığına onlarca kez şahit olduk. Hangi takım olursa olsun, ne zaman ki dünkü gibi bir maçtan sonra hakemi değil de Batuhan’ı (sadece bir isimdir, 17 yaşındaki bir futbolcunun hata yapması kadar doğal bir iş yoktur.) konuşuruz o zaman bakışımız, anlayışımız ve görüşümüz olgunluğa ermiş diyebiliriz. Bu tip şanssızlıkların hiçbir takım tarafından yaşanmamasını dilerim.