Cumartesi, Aralık 22, 2007

Yeni Fenerbahce




Gerek Fenerbahçe’nin kulüp, gerekse takımlarımızın genel olarak geçmişi göz önüne alındığında her şeyden önce şunu kabul etmek gerekir ki Fenerbahçe’nin bugünkü kuralarda yer alması bile başlı başına büyük bir başarıdır. Elbette yolun bundan sonrası çok daha dikenli ve sarp ancak bugün çekilen kura temsilcimizin yoluna devam etme umutlarını en azından yeşil tutmamızı sağlayacak nitelikte.
Nyon kentinde çekilen kura sonucu temsilcimizin rakibi olan İspanyol ekibi Sevilla olası takımlar arasında karşısında şansımızın en yüksek olduğu takım. Elbette son 2 yılın UEFA şampiyonu ve müzesinde bir de Süper Kupa bulunduran bir kulüp her rakip için korkutucudur ancak bu kurada Fenerbahçe’yi şanslı görmemin nedenleri öncelikle Sevilla’nın çok gol atıp çok gol yiyen bir ekip olması nedeniyle Fenerbahçe’nin sistemi için uygun ekiplerden biri olması ve özellikle ligde deplasman maçlarında zorlamasıdır.
Fenerbahçe’nin son 2 yılda kabuk değiştirdiğini artık görmek gerekir. Geçen sene UEFA grubundan zorlu bir şekilde çıksa da oynadığı futbol ve rakibine kendini hissettirmesi gözlerden kaçmamış, AZ maçlarındaki gerek tecrübesizlik gerekse teknik müdahalesizlikler nedeniyle kötü sonuçlar bile sarı lacivertlilerin kimliğini yitirmesine neden olmamıştı. Oturmuş savunma anlayışı, rakipsiz savunma önü oyuncuları, gole çok meyilli orta sahası ve sırtı dönük forvetiyle “yeni Fenerbahçe” bu sene de hem kendinin hem de tüm takımlarımızın Şampiyonlar Ligi çıtasını yükselterek gruptan çıkmayı başardı ve bunu yaparken tam anlamıyla dosta güven düşmana korku verdi. Bu yeni Fenerbahçe için elbette Alex ve Roberto Carlos çok önemli ama bir diğer önemli etken de başta savunma önü futbolcuların formu olmak üzere genel savunma başarısı. Bu yapısıyla Fenerbahçe bugüne kadar kapanan ekiplere karşı ne kadar zorluk çektiyse kendisine saldıran takımları durdurmada ve kontra ataklar ve duran toplarla onları vurmada da bir o kadar başarılı oldu. Bu doğrultuda genellikle Keita merkezli ve Kanoute amaçlı gelişen ve Şampiyonlar Ligi grup maçlarında ilk haftadaki Arsenal yenilgisi dışında hem iç hem de dış sahada Sevilla’yı galibiyetlere taşıyan etkili ataklar, Ziko’nun severek yaptığı ve en başarılı olduğu kalabalık savunmalı sistem tarafından püskürtülebilir ve Kadıköy’deki maç gol yemeden galip bitirilebilirse, Fenerbahçe’nin, yıllardır korkulu rüyası olan Avrupa’da bir anda kendini ilk 8 takım arasında bulması işten bile olmaz.
İspanyol ekibinin bu seneki lig performansı Şampiyonlar Ligi maçları için asla emsal olmaz ancak en azından kaybettikleri maçların çokluğu bunun Fenerbahçe karşısında da tekrarlanabileceği olasılığını güçlendiriyor. Geçen senenin aksine bu yıl dış sahada sadece bir galibiyet alan kırmızı beyazlıların Şampiyonlar Ligi’ndeki farklı Arsenal yenilgisi de yine deplasmanda gerçekleşti. Fenerbahçe’nin ise hem ligde hem de Şampiyonlar Ligi’nde yakaladığı müthiş Kadıköy grafiği İspanyol ekibini de mutlaka etkileyecektir.
Sonuçta İspanyol ekibi Sevilla eskiden olsa Fenerbahçe için tam bir kâbus olabilecekken bugün yeni Fenerbahçe için özellikle yukarıda değinilen nedenlerden dolayı makul bir kura olarak öne çıkıyor. Umarım Ziko’nun tedbirli sistemi UEFA şampiyonu karşısında büyük bir başarıyla kendini gösterir ve bu sene takımlarımızın arkasındaki pozitif rüzgar bundan sonra da onlara yardımcı olmaya devam eder.

Cuma, Aralık 21, 2007

Lokum Gibi Kura!


Daha önceleri tersini çok görmüştük. Şanssız yenilgiler, hak edilmeyen mağlubiyetler ve ucundan dönülen turlar... Ancak bu şekilde tur atlama, neredeyse hiç bir şey yapmadan bir üst tura çıkma şansı daha önce hiç bir takımımıza böyle derinden gülmemişti.

Gruplar belli olduktan sonra Galatasaray'ın bu grupta lider olacağını ileri sürenler o çok sevdiğimiz cümleyi kurmaktan kendilerini alamamıştı:"lokum gibi kura". Bugün ise aynı futbol takpçileri sarıkırmızılıların eşine çok az rastlanır şekilde gruptan çıktığını görünce ileriye dönük futbol yorumlarına hiç bir maçın oynanmadan kazanılmayacağı gerçeğini daha çok göz önünde bulundurarak yön verecektir.

Maçta Galatasaray'ın neden bu kadar tutuk ve adeta amaçsız olduğuna kimse anlam veremedi. Belki diğer temsilcilerimizin bu tip bir oyun sergilemesi bizi fazla şaşırtmazdı ama Galatasaray gibi Avrupa'da bir marka olmuş ve kimlik kazanmış takımın hele hele böyle final niteliği taşıyan bir maçta umutsuzları oynaması kabul edilir türden değildi. Hücum, savunma ve orta alanda nasıl bir düzen vardı, hangi futbolcuya ne görev verilmişti ve takımın bu maçtan beklentisi neydi Avusturya ekibi karşısında, bunların hiç birine yanıt veremedik ama alınan bir puanla gruptan çıkmayı başardık.

Bu işin enteresan bir diğer tarafı bu şekilde son anda gruptan çıkan, finallere katılan ya da bir turnuvaya giren ekiplerin kendilerinden beklenenein çok üstünde bir performans sergilemeleridir. Buna Avrupa şampiyonu Danimarka, yine Avrupa şampiyonu Yunanistan hatta UEFA şampiyonu Galatasaray'ın kendisini örnek verebiliriz. Muhtemel rakipler göz önüne alındığında önümüzdeki turu da geçeceğine inandığım Galatasaray'ın daha ileriye taşıdığı başarılar beni asla şaşırtmaz.

Salı, Aralık 18, 2007

Eleştiriler


Eleştrinin en makbulu yenilgiden değil galibiyetten sonra yapılanıdır. Bugün Fenerbahçe zor bir deplasmandan 3 puan çıkarmayı başarsa da bu durum özellike teknik direktör Ziko ekseninde gelişen taktik ve kadro eleştirilerinin ortadan kalkmasını engelleyemedi.
Her şeyden önce bu sene özellikle deplasman maçlarında puan kaybeden Fenerbahçe’ye yöneltilen eleştirilerin başında ligdeki rakiplerin karşısına tıpkı bir Avrupa maçındaki deplasman sistemiyle ve aşırı tedbirli bir şekilde çıkması geliyor. Gerçekten de gerek Kayseri’de gerek Denizli’de gerekse Ankara’da oynayan Fenerbahçe’nin sahaya yayılışı dört savunma oyuncusunun önündeki iki aşamalı iki ön savunma oyuncusu nedeniyle gol atmaktan ziyade gol yememeyi hedefler görünümde ve bu duruma doğru ya da yanlış konsantransyon problemi eklenince ortaya çıkan zorlu maçların tesadüf olmadığını kanıtlar nitelikteydi. Oysaki Avrupa’daki başarının mimarı Ziko, bugün son 10 dakikada olduğu gibi Semih-Kezman ikilisini maçın başında düşünmüş olsa muhtemelen maçta gol bulmakta bu denli sıkıntı yaşanmayacaktı. Orta sahanın arkasındaki ikilinin Fenerbahçe’nin en gçlü noktalarından biri olduğu herkes tarafından her zaman dile getiriliyor ama özellikle Turkcell SuperLig’deki maçlarda tek ön savunma oyuncusu ile oynamak kimseye zarar vermez.
Ziko’nun bu klasik taktik eleştirisinin yanında bu maça özel oyuncu tercih hatasını da dile getirmek gerekir. Özellikle gelecek hafta oynanacak zorlu Trabzonspor maçı öncesi ceza sınırında bulunan Edu ve Lugano’dan ikisinin de ilk 11’de sahaya sürülmesi ve bu futbolcularının ikisinin de cezalı duruma düşmesi asl akabul edilebilir bir durum değil. Elbette bu oyuncuların oynaması onların kart görmelerini gerektirmez ancak birinin bile dinlendirilmemesi ve sonuçta bugün olduğu gibi bir durumun ortaya çıkması önümüzdeki hafta sarı lacivertlileri o veya bu şeklide zor durumda bırakacaktır.
Fenerbahçe’nin kadrosu bu takımın Avrupa’da ve ligde birbirinden farklı sistemle ve futbolcularla oynamasına imkân verecek kadar zengin. Diğer taraftan oynayan futbolcuların formları hepsinin her an forma giymeye hazır olduklarını gösteriyor. Böyle bir durumda Ziko’nun sistemde ve nispeten futbolcularda ısrar etmek yerine farklı maçlara farkı düşüncelerle çıkması sarı lacivertlilerin her kulvarda başarısını perçinleyecektir.

Perşembe, Aralık 13, 2007

Dört Başı Mamur


Grup maçlarında 11 puan toplamak ve kendi sahasındaki 3 maçı da kazanmak bundan önce hiçbir Türk takımına kısmet olmamıştı. Bu büyük başarı sarı lacivertlileri Avrupa’nın en başarılı 16 takımından biri yaparken bundan daha önemlisi takımın özgüveni ve yansıttığı pozitif elektrik bu başarının devam edebileceği izlenimini yarattı zihinlerde.
Fenerbahçe’nin yakaladığı bu önemli başarının en büyük sırrı kesinlikle oynayan ya da yedek bekleyen oyuncuların istikrarı, birbirlerini aratmayacak başarı standardını yansıtmaları ve takım içindeki arkadaşlığın çok üst düzeyde olmasıdır ki tüm bu değişkenler tek bir paydada birleşiyor: teknik direktör Artur Ziko. İlk zamanlarda 7’den 70’e herkes tarafından eleştirilen Brezilyalı teknik adamın bu kadar kısa sürede takımı bu seviyelere taşıması, takdirden öte övgü gerektiren bir iştir. Bu bağlamda hem Ziko hem de Fenerbahçe için geçen sene yaşanılan şampiyonluk 100. yıldan öte, bugünlerin vesilesi olması açısından büyük önem taşımıştı.
Bugün gelinen büyük başarı noktasının teknik analizi ise fazla uzun uzadıya saha içi yerleşmeler, 4-4-2’ler, 3-6-1’lerden çok, sağlam bir ön libero kadrosu, Alex’in müthiş performansı ve elbette başlı başına bir dünya markası olan Roberto Carlos ile açıklanabilir. Savunmanın hemen önümde görev yapan Deniz, Aurello, Selçuk ve Appiah’tan hangi ikisini bugün bırakın Türkiye’yi Avrupa’da bir takıma koysanız, o takımın başarı grafiği çok kısa zamanda yükselecektir. Ülkemizde bu tür oyuncuların fazla olmaması nedeniyle milli takıma dahi M.Aurello’yu dahil ettiğimiz gerçeği göz önüne alındığında Fenerbahçe’nin elindeki avantajın kıymeti daha iyi anlaşılıyor. Sadece ülkemizde değil dünya futbolunda da bu tür oyuncu bulmak çok zor ve en pahalı transferlerin bu bölge oyuncularından çıkması da yine Fenerbahçe’nin bu alandaki avantajını gözler önüne seriyor.
Roberto Carlos’un başlı başına varlığı da sadece rakiplere korku vermiyor aynı zamanda takımda oynayan her futbolcuya güven aşılıyor. İlerlemiş yaşına karşın mücadelesi, koşuları ve hırsı ile takımdaki gençler başta olmak üzere tüm futbolculara örnek olurken, tüm arkadaşlarını kendi yeteneklerinden ve bildiklerinden mahrum bırakmaması onu onu bir dünya futbolcusu yaparken Fenerbahçe’ye de bambaşka bir hava katıyor.
Son sözler Alex’e…PSV maçından sonra “Alex bundan sonra hiçbir iş yapmasa dahi sadece bugüne kadar yaptıkları için heykeli dikilmesi lazım” demiştim ama bugün attığı ve attırdığı gollerin, hazırlanışı, zamanı ve önemi dikkate alındığında kaptan, bu gecenin yıldızı oldu. Daha önce Avrupa maçlarında kendini göstermemekle itham edilen yıldız futbolcu son iki sezondur Avrupa’da Fenerbahçe’yi sırtlayan neredeyse tek oyuncu olurken sistem itibariyle kendisinden çok şey beklenen Brezilyalı'nın bu formu devam ederse sarı lacivertlilerin yakalayacağı hiç bir başarı tesadüf olmaz.
Gruptaki ilk İnter maçından dün akşamki son düdüğe kadar çoğunlukla aynı standartta, rakibine kendini hissettiren, inançlı, düzenli, pozitif oynayan ve sonuçta dört başı mamur şekilde gruptan çıkan Fenerbahçe'yi yürekten kutlamak ve onlarla iftihar etmek gerekiyor.
21 Aralık’ta yapılacak kura çekiminde elbette Fenerbahçe’yi çok zorlu takımlar bekliyor ancak karşı taraftan bakıldığında Fenerbahçe de kimsenin gözü kapalı isteyeceği bir ekip değil. Bu nedenle rakip kim olursa olsun sarı lacivertlilerin asla kolay teslim olmayacağını ve rakiplerini eleme şanslarının hiç de yabana atılacak derecede olmadığını kabul etmek gerekir. İnşallah kuradan Fenerbahçe’nin eleyeceği bit takım çıkar da yakalanan bu başarı en azından bir süre daha sürdürülebilir: gönlüm Sevilla’dan yana.

İnanç Olmayınca



Beşiktaş bugün favori değildi, kazanması sürpriz olurdu ama siyah beyazlıların böyle sönük bir futbol oynamaya kesinlikle hakkı yoktu. Maçı izlerken birkaç kez, bildiğim halde, acaba Beşiktaş kazansa da gruptan çıkamıyor mu diye düşündüm. Çünkü oynanan futbol, bırakın iddialı durumda olmayı, haftalar öncesinden şansını kaybetmiş ve baştan aşağı yedek futbolculardan kurulu bir ekibin oyunundan hiç de farklı değildi.
Maçın 44. dakikasındaki gol, tam tarihini hatırlamıyorum ama bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçında yine sol taraftan ceza sahasına doldurulan topta Rüştü’nün saniyeler öncesinden elini kaldırıp kısacık boyuna karşın Şifo Mehmet’in hayatındaki sayılı kafa gollerinden birini sarı lacivertli ağlara gönderip maçı takımına kazandırdığı pozisyonu hatırlattı. Bugün de adeta kalesinde devleşen ama işinin nankörlüğü dolayısıyla her zaman yaptığı basit hata ile akıllarda kalacak olan Rüştü, rakibin etkili futbolu göz önüne alındığında muhtemelen maçın gidişatını etkilemedi ama yine hakemin düdüğünden önce karar vererek tecrübesini ve kalitesini inkâr etti.
Diğer taraftan Beşiktaş için gruptaki en büyük talihsizlik, alınan 6 hatta alınabilecek 7 puanı anlamsız kılacak şekilde gelişen grup maçları oldu. Ancak bu şekilde bir birine yakın puanların olduğu grupta alınacak bir galibiyetin ya da rakibine kaybetmemenin değeri ya da gruptan çıkmanın bu kadar yakın olduğunu bilmek insanın aklına bolca “keşke” ile başlayan cümle getiriyor.Bugünden itibaren Beşiktaş’ın yapması gereken öncelikle takım iskeletini hem sistem hem de oyuncu bazında sağlamlaştırarak, bu iskeletin gelişmesini sağlamak ve eklemelerle bu yapıyı daha da güçlendirmektir. Ancak bu şekilde gelecek sene Avrupa’da bu senenin üzerine koyarak yola devam edilir; aksi takdirde her sene olduğu gibi 2008’de de her şeye sıfırdan başlanmak durumunda kalınır.

Bakkal Hesabı


Dünyanın sayılı derbilerinden biri ama bu özellik takımların birbirleriyle oynadığı maçlardan değil genel anlamdaki rekabetten kaynaklanıyor. Zira ortada 8 yıldır kendi evinde rakibine yenilmeyen, maçtan 10 gün önce favori gösterilen ve maçı da rahat kazanan bir taraf varsa bu iki ekip arasındaki derbinin heyecanından fazla söz edilemiyor.
Fenerbahçe-Galatasaray maçlarının, özellikle maç Kadıköy’de ise, sağlıklı bir ortamda oynanmadığını kabul etmek gerekir. Bunun en büyük nedeni sarı kırmızılı oyuncuların bu maçlara aşırı stresli ve özgüvenden uzak çıkmaları, dolayısıyla istedikleri ya da kendilerinden bekleyen oyunu ortaya koyamamalarıdır. Dün akşam bırakın derbiyi normal bir lig maçından bile daha kolay üç puana uzanan sarı lacivertliler kusursuz bir oyun oynamasa da kendi oyununu rakibine kabul ettirerek ve girdiği pozisyonlardan en azından kendine yetecek kadar gol çıkararak rakibini dize getirmeyi başardı.
Maçın soyut düzleminden somut ve teknik boyutuna gelirsek Fenerbahçe için fazla söylenecek bir söz bulunmuyor, zira çalışkan kanatları, Türkiye’nin en iyi savunma önü oyuncuları, Alex gibi bir organizatörü ve başarılı golcüsü ile ev sahibi takım oturmuş kadrosuyla üzerine düşen görevi hakkıyla yerine getirdi. Konuk Galatasaray’ın ise maçtaki amacı bir türlü anlaşılamadı. Eğer beraberlik düşüncesi olsa sahaya daha savunmaya dönük ve tek forvetle çıkması gereken Kalli, bir yandan çift santrafor ile maça başladı diğer taraftan kontra arak yapma çabasındaydı. Ayrıca rakibin futbolcularına ve tehlikeli akınlarına önlem almayacak şekilde hatalı bir savunma kurgusuyla dikkat çeken Feldkamp, oyunun gidişine göre son anlarda Serkan ve Nonda’yı çıkarmadan Hakan ve Ümit’i oyuna alarak işi iyice bakkal hesabına getirdi ve bu tercihleri sonucu namağlup ünvanını Şükrü Saraçoğlu’da bırakmak durumunda kaldı.
Maçta öne çıkan futbolcular Galatasaray adına sadece kaleci Orkun’ken Fenerbahçe’de başta Semih olmak üzere Alex ve Roberto Carlos’tu. Deivid, goldeki akıl dolu vuruşuna karşın maç içindeki laubali şut ve pasları yanı sıra gördüğü kırmızı kart ile Fenerbahçe’nin en sırıtan ismi oldu.
Son paragrafta hatalı olduğu zaman değil çok başarılı olduğu zaman konuşulması gereken maçın hakeminden bahsetmek gerekir. Gerçekten Aydunus sadece kararlarındaki isabet oranıyla değil sahadaki rahat tavırları ve futbolcuları ile başarılı iletişimi ile de ekran başındakilere istenildiği gibi, meslektaşlarına ise örnek bir davranışı sergiledi.

Çarşamba, Kasım 28, 2007

B Planı


Kadrolar açıklandığında başımıza gelecek yavaş yavaş belirmeye başlamıştı. Evet sahanın en iyi oyuncusu bizdeydi ama rakibin standartı çok daha yüksek ve bu da skora aynen yansıdı bugün. İlk yarıda istenildiği gibi rakibe fazla pozisyon vermesek de ikinci yarıda yenen gol her şeyi alt üst etti.
Fenerbahçe'nin en büyük eksikliği gol yedikten sonra bir B planının olmaması. Dikkat edilirse bu sene Avrupa'da sadece CSKA deplasmanında geri düştü sarı-lacivertliler, o maçtan da puanı Deivid'in ekstra şutu ile çıkardı. Diğer maçların hepsinde ya öne geçti Fenerbahçe ya da maç başladığı skorla bitti. Bugün de İnter öne geçtikten sonra ne oyun ne de oyuncu anlamında bir değişikliğe giden Ziko yine CSKA maçındaki gibi işlerin yolunda gitmesini umarken, San Siro'da rakip İnter olunca işin şans ile ilgisi bayağı azalıyor.
Bu sonuçtan ve PSV'nin galibiyetinden sonra gruptan kabus görmeden çıkabilmemiz için CSKA maçını mutlaka kazanmamız gerekiyor, zira üst turu garantileyen İnter'in PSV'ye kaybetmesi hiç de sürpriz olmaz.
O forma da neydi öyle? Maçın belki de en ilgi çekici yanlarından biri İnter'in maça göğsünde dev bir haç işaretiyle çıkmasıydı. Irkçı ve dini simgelere büyük tepki gösteren ve bunların tamamını yasaklayan UEFA'nın İnter'in bu formasına onay vermesi çok garip oldu. Gol sevincinden sonra formaların çıkarılmasını ya da başa geçirilmesinin nedeni formanın altından herhangi bir mesaj verilmesine izin vermemekken bu mesajın direkt formanın üzerine koyulması UEFA için çok büyük bir yanlış oldu. Bu maçtan sonra UEFA buna bir tedbir alır mı bilmiyorum ama eğer alınmazsa iş başka boyutlara da taşınabilir.

Pazar, Kasım 25, 2007

Milli Takım Oley!

Millilerimiz tarihi bir başarı elde ederek Avusturya-İsviçre’de düzenlenecek Avrupa Şampiyonası’na katılmaya hak kazandı. Öyle ki, yaklaşık yüz yıllık futbol tarihimizde bu fırsatı bundan önce sadece iki kez daha elde edebilmişiz. Her ne kadar böyle bakıldığında ortaya mutluluk verici bir tablo çıksa da, bugün gerek Fatih Terim gerekse bazı oyuncuların eleştirilerden kurtulamadığını görüyoruz. Peki, kim hatalı? Takımı görece kolay bir gruptan zor şer çıkaran Fatih Terim mi, yoksa her dönem Avrupa Şampiyonası’na katılıyormuşçasına başarıları küçümseyenler mi? Her zaman skor ya da sonuçlara göre değil genele göre yorum yapmak gerektiğinden hareketle, bugün milli takımın Avrupa Şampiyonası’na gidip gitmemesinden bağımsız olarak grupta oynadığı maçların objektif olarak değerlendirilmesi, bu sorunun yanıtını büyük ölçüde verecektir.
Hatırlanacağı üzere, Fatih Terim göreve geldiğinde Dünya Kupası eleme grubunda zor bir durumdaydık ve o anda Fatih Terim işi riske atmama düşüncesiyle Alpay, Tugay, Emre, Rüştü, Hakan ve diğer “emektar” oyunculardan oluşan bir kadro kurup bu kadro ile tamamladı kalan maçları. O günün şartlarında ve söz konusu kısa süre göz önüne alındığında kimsenin itirazı olmadı ve zaten olamazdı bu kadroya. Çünkü ortak görüş buram buram umutsuzluk kokuyor, saman alevi gibi yanıp sönen umutlar da -bu saatten sonra yaparsa bu adamlar yapar- kanaatini taşıyordu; maalesef başarılı olamadık.
2008 eleme gruplarının kuraları çekildiğinde ve ilk 4 maç geride kaldığında kesinlikle keyfimize diyecek yoktu. Grupta en önemli rakip olarak gördüğümüz Yunanistan’ı Atina’da mağlup etmemiz ve Norveç’e yenilmememiz neredeyse şampiyona vizesini cebimize koymuş kadar memnun etti bizi. Ama bu maçlarda kimse kadroyu ya da Fatih Terim’i eleştirmedi. Kimse kadrodaki kısırlıktan dem vurmadı. Kimse biz bu kadro ile Dünya Kupası’na gidemedik burada da başarısız olabiliriz demedi. Fatih Terim’e şu sorulmadı: “Hocam ilk geldiğinizdeki kadroyu kabul ediyoruz ama bundan 2 sene sonra hala aynı oyuncularla oynamanız sizce doğru mu? Biz sizden milli takıma 1–2 değil birçok yeni oyuncu monte etmenizi beklerken yıllardır aynı eleştirilen simaları görüyoruz. Tamam, belki futbolumuzda büyük bir altyapı sorunumuz var ama durumumuz bu kadar mı kötü?!” Bu sorular ancak Bosna yenilgisi sonucu telaffuz edilmeye, Moldova beraberliği ile her yerde dile getirilmeye başlandı ve Malta beraberliği ile de doruğa ulaştı. Bugün aslında milli takımı eleştiren her düşüncenin altında çekememezlik ya da sabit fikirlilik değil “bize bu stresi yaşatmamalıydınız” düşüncesi var. Milli takımımız gruptan yine ikinci olarak ama Norveç’e yenilip, Moldova ve Malta’yı mağlup ederek (Norveç’in 3 puan az topladığını farz ederek) çıksaydı kanımca bugün gayet mutlu bir şekilde finallerin coşkusunu yaşıyor ve milli takımımıza sonuna kadar güveniyor olurduk.
Elbette oynanan 12 maçın birinde ya da en fazla ikisinde sürpriz puan kayıpları olmuş, bu puan kayıplarının ortaya çıkmasında o günkü formsuzluğun yanında şans faktörü de etkili olmuş olabilir. Ancak puan kaybettiğimiz maçlara bakarsak, eğer kaybetmişsek mutlaka hak etmişiz, eğer berabere kalmışsak da 1 puanı kurtaran biz olmuşuz. Hatta bazılarına göre galibiyetlerimiz de rakibin ve özellikle kalecilerin hediyesi. Bu durumda bırakın şampiyonaya katılma hakkını Avrupa Şampiyonu dahi olsanız memnuniyetsizlikler ve eleştiriler olağandır. Bugün hala 3. olduğumuz Dünya Kupası’nda yendiğimiz rakiplerin gücü ya da Avrupa şampiyonu olan Yunanistan’ın sözüm ona “çirkin futbolu” konuşuluyor. Aslında bu fazlaca gün yüzüne çıkmasa da herkes tarafından zaman zaman dile getirilen düşünceler futbol oyununun skor ve sonuçtan bağımsız değerlendirilmesinin sonuçları.Neticede, stat hoparlörünü eline alan ve bizi cümle âleme rezil eden aklı evvelin ve ondan daha iyi statlara sahip olduğumuz Ali Sami Yen Stadı’nın dışında stresli ama güzel bir gece yaşadık çarşamba günü ve sayılı ekibin katılacağı şampiyonaya son anda da olsa biletimizi almış olduk. Bu biletin, özellikle savunma hattımız ve Nihat dışında gol yollarında ki etkisizliğimiz göz önüne alındığında beraberinde bir dolu endişeyi de getirdiğini kabul etmek gerekir. Umarım Fatih Terim en azından şampiyonaya kadar olan sürede ama bu sefer yumurta deliğe gelmeden tıpkı Gökhan Gönül, Hakan Balta ve Mehmet Yıldız gibi gerekli müdahalelerde bulunup kadroyu şampiyonanın son maçında değil daha maçlar başlamadan oluşturur. Çünkü beklenen başarılı takım ve sonuçların en birinci şartı takımımızın artık belirli, oturmuş ve birbirleriyle uyumlu bir kadroya sahip olmasıdır. Onun dışında özellikle orta sahadaki oyuncu kalitemiz ve tekniğimiz ile Avrupa’da kendimizden övgüyle söz ettirmemiz hiç de sürpriz değil.

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Tolunay'ın Fikri


Fenerbahçe, dünkü karşılaşma da göz önüne alındığında, bu sezon geride kalan 12 karşılaşmanın sadece yarısını kazanarak belki de son yılların en kötü performansını ortaya koydu Süper Lig’de. Ancak dünkü yenilgi bu puan kayıpları içinde kesinlikle sarı lacivertliler’in en masum oldukları yenilgi oldu. Her takımın zaman zaman başına gelen ve gelebilecek olan hakem hatalarının bu maçta özellikle konuk ekip aleyhine fazlaca yaşanması nedeniyle sahada çok zor durumda kalan İstanbul ekibi, maç içindeki bazı yanlış tercihler ve özellikle maçın son anlarında hissedilen yorgunluk nedeniyle sahadan puansız ayrılmak durumunda kaldı.
İlk 30 dakikada her şey maça doğru bir kadro ve taktikle başlayan Ziko’nun istediği gibi giderken ve Semih’in golü ile Fenerbahçe avantajlı duruma geçmişken, Edu’nun oyun dışı kalmasından sonra, sahadan, o ana kadar çok başarılı bir şekilde oynayan Deniz’in alınması Brezilyalı teknik adamın maçın gidişatını etkileyen bir hatası oldu. Evet, golün pasını Appiah vermişti ancak maçın geneline bakıldığında Deniz’in yerine sakatlıktan yeni çıkmış ve mücadele gücü eksik görünen; adeta uykudan yeni uyanmış gibi oynayan Ganalının oyundan alınması sarı lacivertlilerin özellikle Aurello’nun da etkisiz bir gününde olması göz önüne alıdığında, rakip atakların kesilme açısından çok daha yerinde olurdu.
İkinci bir etken de elbette sezon başından beri süregelen ve belki de Avrupa’daki başarının sırrı olan savunma futbolu… Bu anlayışın Süper Lig için hiç uygun olmadığını artık neredeyse duymayan kalmadı ama Ziko’nun bu konudaki ısrarı da bu işin ciddiyeti kadar büyük.
Hakem ve Ziko’nun hatalarının ötesinde maçı Kayserispor’a getiren taktik değişiklik ise Tolunay Kafkas’tan geldi. Kayserispor’un en önemli silahlarından biri olan Mehmet Topuz’u etksisiz kaldığı Carlos- Vederson ikilisinin önünden alıp nispeten daha rahat edeceği sol kanada koyması ve neticede bu futbolcunun geliştirdiği pozisyonlarla Kayserispor’un golleri bulması, genç teknik adamın büyük bir başarısı olarak dikkat çekti. Zaten, özellikle kendi sahasında çok mücadeleci ve etkili bir takım olan Kayserispor, maç içinde de leyhine gelişen maçı kazanmakta zorlanmadı.Neticede çok zor ama bir o kadar da önemli olan Kayserispor deplasmanından puansız dönmesi, ilk yarısının sonuna yaklaştığımız Süper Lig’de sarı laciverlilerin kredilerini ziyadesiyle azalttı ve kalan maçlardan alınacak puanları daha önemli hale getirdi. Bu durumda sarı lacivertlilerin Süper Lig’de sezon sonunda mutlu sona ulaşması için kalan maçlarda öncelikle daha ofansif oynaması ve maçlara daha konsantre olması gerekiyor.

Pazar, Kasım 11, 2007

Taraftar her Şeyi Biliyor

Hafta içindeki skandal sonuçtan sonra muhtemelen Ertuğrul Sağlam bu maça çıkmadan önce futbolcuları ile yaptığı toplantıda onlara bu maçın çok önemli olduğunu, lige verilecek aradan önce bu maçtan galibiyetle ayrılarak zor günleri geride bırakmak istediklerini söylemiş ve bu nedenle onlardan 90 dakika boyunca çok iyi mücadele etmelerini istemişti. Nitekim Beşiktaş sahaya arzulu ve etkili çıkıp ilk yarıyı da önde kapattı ancak ikinci yarıda gelen gol ve kırmızı kart, taraftarın 90 dakika boyunca yönetim ve takımın menajeri aleyhinde yaptığı tezahüratın olumsuz etkisiyle birleşince siyah beyazlılar için tam anlamıyla kâbus geri döndü.
İçinde bulunulan durum dolayısıyla yenilgiyi futbolculara mal etmek doğru olmaz. Nitekim yağmur çamur demeden İnönü’ye gelen siyah beyazlı gerçek taraftarlar yaptıkları tezahüratlarla futbolcuların suçsuzluğunu dile getirirken Ertuğrul Sağlam’ı destekleyip yönetimi istifaya çağırarak “siyahla beyazı” ayırt ettiklerini gösterdi.
Geçen hafta yaşanman talihsizlikler üzerine dünkü rakibin lig ikincisi ve Süper Lig’in en iyi takımlarından biri olan Sivasspor olması Beşiktaş için şanssızlık mı yoksa şans mıydı ona zaman karar verecek. Çünkü Beşiktaş eğer dün akşam daha dişsiz bir rakibe karşı oynasa muhtemelen galip gelecek ve lige verilecek ara da göz önüne alındığında ortam biraz yumuşayacak, sayın Demirören ve arkadaşları az da olsa rahatlayacaktı ama mağlubiyet tepkinin şiddetini daha da artırdı ve belki de bu tepki kulüp için daha olumlu sonuçlar doğuracak.
Taraftarın bu denli büyük tepkisine karşın ne Fenerbahçe maçından sonra Pazartesi Londra’ya uçan Demirören’in ne de her gün başka bir şey söyleyen Sinan Engin’in görevi bırakacağını sandığımı da belirtmem gerekir.

Mutfakta Biri Yok!


Çok klişe ama bir o kadar da doğru bir söz var futbolda; orta saha takımın mutfağıdır diye. Ancak bu klişeyi ortadan kaldırmaya çalışır, onlarca yıllık sabitlenmiş tecrübeye karşı gelmeye kalkar kısaca Amerika’yı yeniden keşfetmeye uğraşırsanız ortaya hiç beklemediğiniz sonuçlar çıkabilir; tıpkı dün akşam olduğu gibi. Belki un ve elekle artık işi kalmamış Kalli için bu tip fanteziler makul karşılanabilir ama Uefa Kupası şampiyonu Galatasaray için bu denli basit hatalar affedilir eksiklikler değildir.
Lincoln’ün Galatasaray’a gelişi büyük sükse oldu ve taraftarlar neredeyse on yıldır sakladıkları on numaralı formayı gönül rahatlığıyla sırtlarına geçirmeye, maçları yayınlayan şifreli kanala abone olmaya hatta ve hatta maça gitmeye başladılar. Herkesin gözünde yeni bir Hagi ışığı, bir kaç senedir hem ligde hem de Avrupa’da süren başarısızlığın sonunun geldiğine inanç hatta yeni bir Avrupa kupası umudu belirmişti ama altın kural unutuluyor, Lincoln-Hagi benzetmesi yapılırken diğer oyuncular es geçiliyor, kısaca bulmaca eksik kalıyordu. Zira Galatasaray’ı Avrupa fatihi yapan kadronun en önemli özelliği hücumuyla savunma, savunmasıyla hücum yapması ve bu blokların uyumunu düzenleyen Emreli ve Okanlı, kusursuz ortasahasıydı.
Bugün Galatasaray Feldkamp ile ne 3–5–2 ne de 4–4–2 oynuyor, sarı kırmızılıların sistemi 6 ve 4; 6 savunma oyuncusu ve 4 santrafor ile maçlar oynanıyor. Barış, Servet, Song, Linderoth, Hasan Şaş ve Volkan altılısından hiçbiri hücuma katılmadığı gibi Hakan, Nonda, Lincoln ve Arda’nın da top rakipteyken topu alacak ya da en azından rakibin rahat pas yapma olasılığını ortadan kaldıracak en ufak bir çabasını göremiyoruz. Böyle olunca da hatları kopuk Galatasaray ne sağlıklı bir savunma yapabliyor ne de hücum. Rakip takım yürüyerek neredeyse ceza alanımıza girerken biz olgun bir atak yapmak için akla karayı seçiyoruz.
Takıma bir tek Lincoln’ü ekleyerek tekrar bir UEFA zaferi beklemek, 2000 yılının gizli kahramanlarını, Taffarel’i, Popescu’yu, Okan’ı, Emre’yi, Fatih Akyel’i ve diğerlerini göz ardı etmekten başka bir şey olamaz. Zaten Galatasaray’ın o efsane kadrosundaki en önemli isimler Hagi ile birlikte orta sahayı paylaşan ama bunu yaparken de hem savunmaya hem de hücuma büyük destek veren Emre, Okan ve Hakan Ünsal’dı ki bu futbolcular milli takımın tarihindeki en başarılı derecesinde de başrolü oynadılar.
Sonuç olarak Kalli’nin kendi ihtiraslarından önce futbolun doğrularını görmesi özellikle de Avrupa maçlarında çok daha tedbirli bir oyun anlayışı içine girmesi gerekiyor. Günümüzde göze hoş gelen ve her maç bolca gol pozisyonu ve gole sahip olan ama sonuçta oynayana hiçbir elle tutulur başarı getirmeyen “açık” futbolun neredeyse hiçbir temsilcisi kalmamışken Galatasaray’ın bunu sürdürmek istemesi ileride bugünkü konumunu bile arayacak hale getirebilir camiayı. Galatasaray’ın kalan iki maçını kazanması büyük olasılıkla bizi gruptan çıkaracak ve bu iki takım da sarı kırmızılılardan daha iyi asla değil, yeter ki Cimbom içindeki heyecanı tekrar hissetmeye başlasın.

Perşembe, Kasım 08, 2007

İşte Şimdi Avrupalı


Fenerbahçe bu sezon Avrupa’da hiç kaybetmedi. Şampiyonlar Ligi’nde de ilk üç maçta bir galibiyet ve iki beraberlik aldı ama yine de tam anlamıyla sonrası için izleyenleri kendinden emin bırakacak bir görünüm içinde değildi; ta ki dün akşama kadar… PSV karşısında sadece galip gelerek değil, 90 dakika boyunca oyuna hakim olarak, hem 0-0’da hem de 2-0’dan sonra rakibine hiç pozisyon vermeyerek ve her şeyden önemlisi ayaklarını yere sağlam basarak adeta dosta güven veren düşmana korku salan bir şekilde uzandı 3 puana.
Şampiyonlar Ligi’nin anahtarı yenilmemek ve evinde kazanmaksa eğer, Fenerbahçe geride kalan 4 maçın ikisini kazanıp ikisinde berabere kalarak bunu eksiksiz yerine getirdi bugüne kadar ve şu an puan olarak olmasının ötesinde oynanan Avrupai futbol sayesinde gruptan çıkmasına kesin gözüyle bakılıyor sarı lacvertlilerin.
Maçtan once bizi en çok düşündüren Lugano ve son haftaların formda ismi Deivid’in oynayamayacak olmasıydı ama dün akşam yerleri bile belli olmadı bu oyuncuların. Maçın ilk 45 dakikasında, Volkan’dan Semih’e kadar kusursuza yakın bir oyun sergiledi Fenerbahçe. İkinci yarıda gerek skorun korunmak istemesi gerekse başta Kazım ve Alex’teki yorgunluk belirtileri nedeniyle tempoyu düşüren Fenerbahçe, rakibine gol şansı vermeyerek görevini fazlasıyla yaptı ama şu da bir gerçek ki üçüncü gol bulunmuş olsa dün akşam Şükrü Saraçoğlu’ndan tarihi bir galibiyetle ayrılmamız işten bile değildi.
Bugün kendisinden bahsettirecek çok isim vardı Fenerbahçe de; Volkan gibi, Semih ya da Aurello gibi ama bir futbolcu var ki onun için ne söylense az, kendisi ne kadar alkışlansa yetmez. Evet o oyuncu Gökhan Gönül. Geçen sene onu Oftaşspor’da fazla tanımayan futbolseverler ilk defa CSKA deplasmanında gördü kendisini. Piyangodan çıkar gibi çıktığı bu maçtan sonra adeta takımın vazgeçilmezi olan Gökhan soğukkanlılığı, hızı ve hücüma katkısı ile bu formunu devam ettirdiği sürece daima takımda kendine yer bulacak gibi görünüyor. Sonuçta oyuna gireni, oyundan çıkanı, savunması, ortasahası ve hücumuyla, tabiri caizse tabanca gibi bir takım olan Fenerbahçe bu sene Avrupa’da göğsümüzü kabartmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu anlayış, diziliş ve form grafiği ile sarı lacivertlilerin Giuseppe Meazza’dan da puan çıkararak maçlar bitmeden gruptan çıkmayı garantilemesi sadece bizi değil Avrupalıları da hiç şaşırtmayacaktır

Çarşamba, Kasım 07, 2007

KARA Kartal

Bu maçın ne teknik analizi yapılabilir ne de taktik analizi, zira sahada sadece bir takım vardı dün gece ancak futbolun sadece taktik ve teknikten ibaret olmadığını bilenler için dünkü karşılaşma aslında tam bir sessiz bir çığlıktı, tabi duyabilenlere.
Dünkü maç bize milli takımımızın yine İngiltere’de aldığı hezimet skorları hatırlattı. Bu skorun onlarca yıl sonra adeta bir hortlak gibi karşımıza dikilmesi futbolumuzun geldiği noktayı değerlendirmemiz açısından çok önemli. Şimdi Şampiyonlar Ligi’nin en farklı yenilgisi olarak tarihe geçecek olan bu maç için şöyle sakin kafayla düşünmek lazım, acaba sadece sahadaki etkisiz futbol muydu bu fiyaskonun ortaya çıkma nedeni yoksa arka planda daha derin, daha kurumsal ve daha büyük sorunlar mı var? Daha açık olmak gerekirse acaba bu rekor mağlubiyetin müsebbibi gerçekten sahadaki futbolcular mı yoksa kötü sonuçlardan sonra hedef şaşırtan, başarısızlıkları devamlı başka konularla örtmeye çalışan ve en önemlisi yıllardır yaptığı oyuncu ve teknik adam (E.Sağlam hariç) tercihleriyle takıma bırakın yarar sağlamayı devamlı zarar veren yöneticiler mi?
Avrupa’da tüm takımlarımızı desteklemeliyiz, zira bu ülkemizdeki futbol kültürünün gelişmesine ve toplam kalitenin artmasına vesile olacaktır derken, aslında ülkemizdeki kısır çekişmelerin Avrupa’da mücadele eden takımlarımızın en büyük düşmanı olduğunu ve sırf bu nedenle yıllardır mücadele ettiğimiz Avrupa kulvarında hala hatırı sayılır bir yer edinemediğimizi söylemek istiyordum. Cuma günü Beşiktaş yöneticilerine sorsalar “Fenerbahçe maçı mı daha önemli yoksa Liverpool karşılaşması mı?” diye, eminim büyük çoğunluğu ezeli rakipleriyle oynanacak maçı ilk sıraya koyardı. İşte bugünkü skorun sebeplerinden biri. Fenerbahçe maçından sonra öyle bir hava yaratıldı ki ne futbolcular eleştirildi ne de sahada ortaya koyulan teknik anlayış çünkü yenilginin nedeni belliydi: İsmet Arzuman. İşte bugünkü skorun sebeplerinden biri daha. Ve yine Fenerbahçe maçından sonra yerli yabancı tüm futbolcular üzerindeki etkisi düşünülmeden ve soğukkanlılıktan, profosyonellikten uzak bir şekilde yapılan açıklama: “bundan sonra ligde Paf takımı ile mücadele edeceğiz”. İşte bugünkü skorun sebeplerinden biri daha. Bu ve buna benzer en az maçtaki gol sayısı kadar neden bulunabilir bugünkü kara geceye ama tüm bunların kesiştiği nokta maalesef Beşiktaş’ın can damarı olan yönetimidir.
Aslında maçlarda her zaman önde olan takım zamanın bir an önce geçmesini ve hakemin bir an önce son düdüğü çalmasını ister, geride olan da tam tersini. Bu kural elbette geçerli değildi dünkü dram için çünkü bir tarafta bir an önce bu eziyetten kurulmak isteyen bir takım, diğer tarafta da her atağıyla gol kokan, her golüyle rakibini biraz daha utandıran ve artık futbolun güzellik hatta “fair-play” sınırlarına dayanan bir rakip vardı. Bu durum, Marcus Merk’in de maçı sadece 24 saniye uzatmasının nedeni oldu. Sonuçta bir takım diğerine, hele hele Şampiyonlar Ligi’nde, 8–0 yeniliyorsa bu iki takım arasında sahadaki futbolun ötesinde bazı farklılıklar var demektir. Nitekim bugün ne Liverpoollu futbolcular Beşiktaşlı futbolcuları yendi ne de Benitez Sağlam’ı; bugün Liverpool Beşiktaş’ı 8–0 mağlup etti. Bu ayrımı yapabilir, futbolun basit, anlaşılır ama çok boyutlu olduğunu görebilir ve dün akşam Anfield’ten yükselen çığlığı duyabilirsek eğer, inanın bu yenilginin dahi olumlu olduğunu düşünebiliriz.

Pazartesi, Kasım 05, 2007

Heyecan Olmayınca


Galatasaray bugün çok formsuz ve tutuk bir maç çıkardı. Bunun en büyük nedeni sakatlıktan yeni çıkan Lincoln’ün etkisizliği ve Feldkamp’ın bu maçta da takımın hem sistemi hem de kadrosunda değişiklik yapmasıydı.
Asında Galatasaray’ın şu an için ligde en sorunsuz takım olması gerekir. Zira rakipleri hem Şampiyonlar Ligi’nde çok zorlu maçlar içinde hem de ligin ilk haftalarında fazlasıyla puan kaybetti. Ancak sarı kırmızılılar da özellikle son haftalardaki performansıyla, iyi başladıkları Süper Lig’de rakiplerinin puan farkını kapatmasına yardımcı oldu.
Bugün Galatasaray’da Hasan Şaş’ı neredeyse sol bekte, Lincoln’ü ön liberoda izledik, orta alanda da Linderoth’un formsuzluğu ve sadece Arda’nın atakları yönlendirme çabalarının saman alevi gibi olması nedeniyle 1 puanı son dakika golü ile kurtardı.
Galatasaray’ın kadro yapısı itibariyle ve aslında Feldkamp’ın hücuma dönük anlayışı sayesinde Süper Lig’de -derbiler hariç- sıkıntı yaşamayacağını düşünüyorum ancak bunu yapmak için, takımın geçen seneki hatta 2 sene önceki mücadele ve hırsı kaybetmesine engel olmak gerekiyor. Kalli’nin tecrübesi ve anlayışı konusunda hiçbir zaman şüphe olamaz ancak kendisinin getirilmesinden sonra da dediğim gibi Galatasaray heyecanını yitirirse hem Süper Lig’de rakiplerine karşı avantajını kaybeder hem de çantada keklik görünen UEFA grubunda çok zorlanır.

Pazar, Kasım 04, 2007

Arzuman Mı Batuhan Mı


Derbi yine nefesleri kesti; golleri, kaçan pozisyonları ve maalesef hakem kararlarıyla unutulmayacak bir karşılaşma oldu. Kanımca maçın son dakikasındaki pozisyonu incelemeden maç hakkında konuşmak doğru olmaz. Karşılaşmanın son uzatma dakikası oynanırken yaşananlar tam anlamıyla bir talihsizlik oldu İsmet Arzuman için. Pozisyon öncesinde çaldığı düdük ne Beşiktaşlılar ne Fenerbahçeliler ne de yardımcısı tarafından duyulunca ve pozisyonun devamında top ağlarla buluşunca maçtan önce Fenerbahçe cephesinden sert şekilde eleştiri alan İsmet Arzuman ve MHK maçtan sonra kat be kat ağır şekilde siyah beyazlı camia tarafından eleştirilmeye başladı. Maçın genelinde Arzuman’ın faul kararlarında, kart tercihlerinde ya da takdir haklarını uygulamada her iki takım için de bazı yanlışlar içinde olduğunu gördük ama bunun hiçbir zaman maçın skorunu etkileme çabası ya da arzusu içinde olduğunu düşünmüyorum. Pozisyonda çalınan faul düdüğü her maçta onlarca defa çalınan ya da çalınmayan düdüklerden farksızdı nitekim o pozisyonda da çalınmasa ve maç 2-2 bitse İsmet Arzuman aynı fakat zıt yönden gelecek eleştirilere maruz kalacaktı.
Maçın analizine gelirsek, Beşiktaş’ın adeta maça 1–0 önde başladığını söyleyebiliriz. Zira iki tarafın da kontrollü oynayacağını düşündüğümüz maçta Beşiktaş golü ilk dakikalarda bulunca maçın da geri kalan kısmı büyük ölçü de değişmiş oldu.
Fenerbahçe geriye düştükten sonra ister istemez oyunu rakip yarı alana yığmaya çalıştı ve bunda da genel anlamda başarılı oldu ama kontra ataklarda ve özellikle kaptırılan toplarda Bobo ve son dakikalarda Batuhan’la –ki o pozisyon bence maçın kader anı oldu, zira Batuhan orada topu kale yerine Higuain’e atmayı denese Beşiktaş’ın ikinci golü bulması içten bile değildi- çok tehlikeli ataklar pozisyonlar yakaladı.
Fenerbahçe’nin iyi yolda olduğu aşikar. Bugün geriye düştükleri maçta rakiplerini mağlup etmeyi başararak bunu bir kez daha gösterdiler ama 2-1’den ve rakip savunma güvenliğini ikinci plana atmışken bir gol daha bulup maçı koparamamak ya da bu olmuyorsa en azından son dakikalarda rakibin pozisyon bulmasına engel olamamak sarı lacivertlilerin hala ortada duran eksikliğidir.
Beşiktaş’ta ise özellikle derbi maçlarda kendini gösteren tecrübeli/yıldız oyuncu eksikliği bugün bir kez daha takımın kaderini belirledi. Halbki maça çok iyi başlayan, rakibe baskı yapan ve kapılan toplarla kontra atağa kalkan Beşiktaş, ilk yarıyı önde kapatabilse muhtemelen sahadan 1 değil 3 puanla ayrılacaktı. Çok etkili olan Bobo ve vasatın üzerine çıkan Delgado’nun yanına eklenecek bir üçüncü isim olmayınca ve kendisinden çok şey beklenen Serdar Kurtuluş ya da Burak gibi genç isimler kötü bir performans ortaya koyunca ilk dakikalarda öne geçmek bile siyah beyazlılara puan için yeterli olmadı.
Bugün maçın iki yıldızı vardı Fenerbahçe adına biri ilk golü atan ve ikinci golde de ilk şutun sahibi Deivid ikincisi de ikinci gol öncesi topu Deivid ile buluşturan ve uzatma dakikalarında Batuhan’ın şutunu çizgiden çıkaran Edu. Bu iki kritik pozisyon zaten Fenerbahçe’ye 3 puanı getiren kareler oldu. Sonuç olarak, Fenerbahçe’nin geriye düşmesine karşın maçı çevirmesi, 2-1’den sonra da Beşiktaş’ın baskı kurmasına izin vermemesi ve orta alandaki etkili oyunu göz önüne alındığında hak ederek galip geldiğini söyleyebiliriz. Maçtan sonra yapılan ve maalesef artık kronikleşen sert açıklamaların kulüplere bir fayda sağlamadığına onlarca kez şahit olduk. Hangi takım olursa olsun, ne zaman ki dünkü gibi bir maçtan sonra hakemi değil de Batuhan’ı (sadece bir isimdir, 17 yaşındaki bir futbolcunun hata yapması kadar doğal bir iş yoktur.) konuşuruz o zaman bakışımız, anlayışımız ve görüşümüz olgunluğa ermiş diyebiliriz. Bu tip şanssızlıkların hiçbir takım tarafından yaşanmamasını dilerim.

Perşembe, Ekim 25, 2007

Bu Sefer Oldu


Dün gece Beşiktaş, İnönü’deki on binlerin desteğini avantaja ve rakibini de şaşkına çevirmeyi başararak, dönüm noktası niteliğindeki karşılaşmada rakibini mağlup etmeyi başararak grupta ilk puanlarını aldı ve kulüplerimizin bu seneki başarılarına bir yenisini daha ekledi.
Evet Liverpool son haftalarda formsuz ve gol yollarında etkisizdi ama bu onların İstanbul’da da kötü oynayacakları ve maçı Beşiktaş’a bırakacakları anlamına asla gelmiyordu ta ki karşılarında müthiş istekli, hatasız oynayan ve pres yapan bir Beşiktaş ve tribünlerde, emsali az görülür şekilde, takımını iteleyen bir taraftar topluluğu bulana kadar. Beşiktaş’ın ilk golü erken bulması ve rakibine orta alanda fazla top yaptırmaması ile birlikte Bobo’nun özellikle ikinci golde ortaya çıkan bireysel çabası neticesinde rakibini mağlup etmeyi başaran Kara Kartal’da bir diğer önemli etken de savunmanın geçen maçların aksine daha dikkatli olması ve hata yapmamasıydı.
Maçın adamı elbette Bobo ama Serdar Özkan, Koray, Hakan, Delgado ve Tello da performanslarıyla göz doldurdu ve neredeyse 3 – 6 – 1 şeklinde sahaya dizilen Beşiktaş bu dizilişiyle Avrupa maçları için ideali bulmuş oldu. Bu zafer ve gruptaki puan durumu göze alındığında, gruplar belli olduğundaki düşüncemin değişmediğini ve Beşiktaş’ın bu grupta en az ama büyük olasılıkla üçüncü olarak Avrupa macerasına devam edeceğini söyleyebilirim. Kalan maçlarda Beşiktaş en azından 4 puan alabilir

Çarşamba, Ekim 24, 2007

Fener'in Sistemi Var!


Fenerbahçe’nin kadro ve sistem itibariyle bu tip maçlara çok uygun olduğunu artık futbolla ilgisi olmayan ev hanımları bile öğrendi. Bugün de Fenerbahçe deplasmanda oynaması, 30. dakikada Alex’i kaybetmesi ve 35 dakika 10 kişi mücadele etmesine karşın Philips Stadı’ndan puan çıkarmayı başardı ve bu başarıyı getiren altın kural “deplasmanda geriye düşme” oldu.
Bugüne kadarki en başarılı Şampiyonlar Ligi performansını gösteren sarı lacivertlilerin bugünkü oyunu, bunun asla bir tesadüf olmadığını, gerçekten de oyuncuların yaptıkları baskı, kapılan toplardaki organizasyonlar ve rakibe pozisyon vermemeleri nedeniyle yenilmesi zor bir takım oluşturduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Maçın geneli göz önüne alındında Alex’in oyunda kalması bize bu maçta 3 puan bile getirebilecek bir nokta olarak görünürken, alınan 1 puanda ise en başta savunmaya dönük orta saha oyuncuları olarak örnek gösterilen ve maçta yaklaşık 12’şer km koşan Deniz ve Aurello’nun payı vardı.
Maçta öne çıkan isimler Fenerbahçe adına Deniz, Aurello, Lugano ve Roberto Carlos’tu ama maçın yıldızı tüm değişkenler göz önüne alındığında hiç şüphesiz genç Gökhan’dı. Önce Yasin’le birlikte CSKA deplasmanında başarılı bir grafik çizen, hafta sonu Konyaspor maçında ilk kez ilk on birde şans bulan genç futbolcu, bugün değil ilk kez yıllardır Şampiyonlar Ligi’nde oynuyormuşçasına soğukkanlı, başarılı ve etkiliydi. Gökhan’ın bu performansı elbette kadro sıkıntısı çeken milli takım için de gerek kendisi gerekse kendisi gibi diğer arkadaşlarını göstermesi açısından çok önemliydi.
Maçın 65. dakikasında ağır bir kararla oyundan atılan Deivid maçın genelinde fazla etkili görünemedi ve kart gördüğü pozisyonda da aslında geç kalarak hem atağı kesmiş hem de dolayısıyla kart görmüş oldu.
Sonuç olarak bugünkü beraberlikle Fenerbahçe, İnter galibiyetinin avantajını sürdürmeyi başardı ve 9 Kasım’da yine PSV ile oynanacak grubun en kritik maçına hem kendine güvenli hem de gerçekten avantajlı çıkma şansını elde etti. Bu maçta Deivid ve Lugano’nun eksikliğini Tümer ve Önder büyük ölçüde kapatacaktır ama Alex’in o maça mutlaka yetiştirilmesi gerekiyor zira bu maçta alınacak galibiyet artık çok yaklaşılan tur vizesini sarı lacivertlilere çok büyük ölçüde verecektir. Kadıköy’de beraberliğin de bir ölçüde Fenerbahçe’ye yarayacak olması çok büyük bir avantaj çünkü böylelikle saldırmak ve alışık olduğu oyun anlayışından uzaklaşmak zorunda kalmayan sarı lacivertliler disiplinli oyununu bir de gol ya da gollerle süsleyebilirse tüm Türkiye’yi sokağa dökmeyi başaracaktır.

Perşembe, Ekim 18, 2007

Hiç Şşırmadım


Milliler bugün de sahadan boynu bükük ayrılarak Avrupa Şampiyonası’na katılma şansını yüzde 10’un altına indirdi. Bugünkü yenilgi bazıları için büyük bir hayal kırıklığı olabilir ama iki takımın da son maçlardaki performansı göz önüne alındığında aslında bugün ortaya çıkan sonucun kimseyi şaşırtmaması gerekir. Bir tarafta rakiplerini bir bir dize getiren Yunanistan, diğer tarafta ise Yunanistan’ı deplasmanda yenmesine karşın rakibinin tam dört puan gerisine düşmeyi başaracak kadar istikrarsız bir grafik çizen milli takımımız.
İşte şampiyona elemeleri bu yüzden var; isteyeni istemeyenden, hak edeni hak etmeyenden; kısaca iyiyi kötüden ayırmak için. Bugün Gökhan çok kötüydü, Tuncay çok kötüydü, Emre çok kötüydü, Hamit çok kötüydü, kısacası Volkan dışında herkes bugün çok kötüydü. İşte bu yüzden “kazanmak zorunda olduğumuz maç”ta rakibimize bir sürü gol pozisyonu verirken ilk ve tek pozisyonumuzu 86. dakikada yakalayabildik.
Sonuçta tıpkı Moldova beraberliğinden sonraki umutsuzlukta Yunanistan maçını kazanmanın umudu varken, şimdi de Norveç’i deplasmanda yenme olasılığının heyecanı var içimizde. Ancak bugünkü yenilgi gerçeklerin acı olduğunu ve evdeki hesabın çarşıya uyması için çok dikkatli yapılması gerektiğini çok acı bir şekilde gösterdi bize. Artık bugünden sonra kalan süreyi iyi değerlendirmeliyiz, 17 Kasım’daki maçta elimizden geleni yapmalıyız gibi sözlerin hiçbir anlamı yok, zira Avusturya’ya gidebilmemiz artık ya gerçekten tarih yazmamıza ya da futbolun içindeki şans miktarına bağlı.

Salı, Ekim 16, 2007

Şans Yanımızda Olsun

Milli takımın savunması en kötü tarafımız. Başta son haftaların formsuz ismi Hakan Arıkan olmak üzere, Servet ve Gökhan hiç bir maçta gol yememizi engelleyemediler. İbrahim Üzülmez ve Selçuk hatta Mehmet Aurello da hücum geliştirmeye katkıda bulunmayınca ortaya bizim açımızdan çok kısır bir mücadele çıktı. Bu maçta rakibi övmek kendimize saygısızlık olur ama hak ettiğimiz saygıyı geri kazanmak için de son maçlarda sergilenen performansın n az iki katına ulaşmamız gerekiyor.
Çarşamba günü oynanacak Yunanistan maçı milli takımımız için tam bir dönüm noktası. Bu maçtan alınacak galibiyet tekrar ibreyi bize çevirecekken olası bir puan kaybı işimizi olağanüstü olaylara bırakacaktır. Geride kalan maçlara bakıldığında rakibimizin bize oranla bu işi daha ciddiye alıp daha çok istediği ortada ama yapılacak doğru on bir seçimi ile grubu en azından ikinci tamamlamayı hedeflemek gerekiyor bundan sonra.
Yuanistan maçının zor gçeceğini söylemeye gerek yok ve açıkçası bu maçtan galibiyetle ayrılma şansımız bence o kadar da fazla değil ama inşallah ilk maçtaki şansımız bu maçta da yanımızda olur çünkü buna çok ihtiyacımız olacak.

Perşembe, Ekim 04, 2007

Yıldız Futbolcu

Ne Marsilya ne de Porto Besiktas'tan aman aman üstün takimlar ama Besiktas'ta futbolcular o kadar siradan oynuyor ki rakip takimda 1 tane bile öne çikan futbolcu olsa, bu o takimi Besiktas'tan farkli kilmaya yetiyor. Bu adam Marsilya maçinda Cisse'ydi dün de Quarezma. Ertugrul Saglam'in maçtan önce "hücum oynayacagiz" açiklamasi ilk on bire I.Akin'i monte etmekten ileri gidemedi. Sistem o kadar kemiklesmis ki daha dogrusu eldeki futbolcular itibariyle yapi o kadar savunmaya dönük ki Besiktas'in bu tip maçlarda gol bulmasi için ya forvet oyuncularinin ya da forvet arkasindakilerin ekstra performans göstermeleri gerekiyor. Halbuki bir forvet oyuncusu vasat oynarken de gol atabilmeli ve asist yapan oyuncular bunu vasat oynarken de yapabilmeliler, bu her takimda böyle oluyor. Dün Liverpool'un kaybetmesi de bizim için kötü oldu. Önümüzdeki Liverpool maçlarini bilemem ama Besiktas'in burada Marsilya'yi büyük olasilikla yenecegini düsünüyorum. Aradaki üç maçta alinacak puanlar UEFA sansimizi tayin edecekti

Çarşamba, Ekim 03, 2007

Deivid'ten Bir Büyük Altın

Maçtan önce kimseden Fenerbahçe’nin bugün yenileceğine dair bir tahmin duymadım. En karamsar arkadaşlar dahi sarı lacivertlilerin en azından 1 puanla Moskova’dan döneceğine inanıyordu. Tüm bunların ışığında, her şeyden önce şunu kabul etmek gerekir ki Avrupa’da yıllarca saman alevi gibi yaşanan birkaç önemli galibiyet dışında hiçbir varlık gösterememiş ve taraftarlarını üzüntüye boğmuş Fenerbahçe’nin taraflı tarafsız herkese kendini kabul ettirecek bir oyun anlayışı artık oluştu.
Devamlı söyleniyor Fenerbahçe büyük maçların takımı diye…Gerçekten de savunma ağırlıklı ama yetenekli ayaklarla da her an gol koklayan bir yapıya sahip sarı lacivertliler bu oyun anlayışı ile büyük maçlarda ve tamamı büyük maçlardan oluşan Avrupa kulvarında iki senedir hayli başarılı bir grafik çiziyor.
Bugün de olan aslında yukarıda söylenenden başkası değildi. Hele hele ilk yarıyı önde kapatmak bizim için çok büyük bir avantaj hatta en büyük dileğimizdi. Ancak etkili ve hareketli hücum oyuncularına sahip ve devamlı pozisyon arayan CSKA karşısındaki direnç önce Edu’nun kişisel hatasıyla ortadan kalktı, hemen arkasından da Love penaltıdan takımını öne geçirdi. İşte bu dakikadan sonra Fenerbahçe için tehlike çanları çalmaya başladı. Zira Fenerbahçe için en kötü senaryo deplasmanda geriye düşmektir. Savunmayı takım halinde büyük ölçüde becerebilen ama çok adamla hücuma çıksa dahi gol bulmakta zorlanan ve kontra ataklara karşı savunmada eksik yakalanan sarı lacivertliler, geride geçen dakikalarda bunu ziyadesiyle hissetti. Bu dakikalarda Ziko’nun Edu ve Lugano’yu oyundan alması çok doğru bir hamle olarak dikkat çekti. Edu’nun hatalarından dolayı formsuzluğu ve Lugano’nun sarı kartı ilk akla gelen nedenler olsa da bu iki futbolcunun geniş alandaki etkisizliği ve yerlerine giren Yasin ve Gökhan’ın ağabeylerine oranla geniş alanda daha başarılı olmaları değişiklik için asıl nedendi.
Her ne kadar yenen gollerde günah keçisi Edu olsa da Aurello, Deniz ve Deivid’in, çok adamla gelen rakip karşısında savunmalarına yeterince yakın olamamaları da yenen gollere en az Edu kadar neden oldu.
Sonuç olarak etkisizliği nedeni ile maçtan sonra bir hayli eleştirilecek ama attığı golle bir anda maçın kader adamı olan Deivid böylece hem kendini hem yine vasatı aşamayan Kezman’ı hem de puan almasını sağlayarak tüm takımı kurtarmış oldu. Bundan sonra Fenerbahçe önündeki maçlara da aynı anlayış ve disiplinle çıkacak ve elinden geleni yapacaktır, dileğim hem futbolumuz hem de Fenerbahçe adına sarı lacivertlilerin özlediği Avrupa başarılarına bu sene ulaşmasıdır.

Pazartesi, Ekim 01, 2007

Sessiz Derbi Galatasaray'ın

Ali Sami Yen’de Galatasaray’ın devam eden cezası nedeniyle boş tribünler önünde oynansa da bir İstanbul derbisi olması nedeniyle en azından vasatın üzerinde bir futbol beklese de futbolseverler, doksan dakika boyunca her iki takım açısından da bu beklentilerinin gerçekleşmediğine şahit oldular.
Sezonun formda ekibi Galatasaray’da sürpriz kadro dışı oyuncularına karşın sahada rakibine oranla daha aklı başında, soğukkanlı ve galibiyeti isteyen oyuncular vardı. Rakiplerinin çok adamla ama aynı oranda etkili olmayan savunma anlayışı nedeniyle fazla üstlerine gelememeleri sarı kırmızılılar için bir avantaj olup oyunu rakip yarı alana yığmalarına yardımcı oldu. Arda’nın ekstra performansı ve özellikle Linderoth’un takıma müthiş katkısı Galatasaray’ın üç puana ulaşmasında nasıl önemli olduysa, Beşiktaş teknik direktörünün kafasındaki düşünceleri sahaya yansıtamayan başta Koray ve kaleci Hakan olmak üzere Beşiktaşlı futbolcular da o denli önemliydi galibi belirlerken.
Siyah beyazlı cephede ise Ertuğrul Sağlam her ne kadar oyuncularının hücuma da katkı vermesini umsa da oyun buram buram savunma ve bir parça da tedirginlik kokuyordu. Hücum hattının sezon başından beri devam eden formsuzluğu bir de orta alandan yeterli destek alamama sorunu ile birleşince Beşiktaş’ın problemi haftalardır devam edip gidiyor.
Maçın son anlarındaki tartışmalı penaltı olmasa Beşiktaş muhtemelen dün bir puanın sahibi olacaktı ama bu yine yukarıda yazılı olanları değiştiremeyecek, Beşiktaş yine çok mücadele etse de yıldız futbolcu eksikliğini gideremeyecek, kaleci hatalarından kurtulamayacak ve gol yollarında etkili olamayacaktı. Bu sonuçtan sonra Galatasaray zirvedeki yerini sağlamlaştırsa da gerek sarı kırmızılıların futbol olarak rakiplerinden puan farkı kadar farklı oynamaması gerekse daha sezonun çok başı olması nedeniyle hiçbir şeyin kesin olmadığını söylemek gerekir.
Hafta içinde temsilcilerimizin Avrupa mücadelelerine bakarsak Galatasaray’ın gol yemesine karşın Sion’u eleyeceğine kesinlikle inanıyorum ancak Beşiktaş için aynı olumlu düşünceleri dile getirmek çok zor. Zira güçlü Portekiz temsilcisi karşısında Beşiktaş’ın maçtan puan ya da puanlar almak için mutlaka orta alan destekli, organize hücum varyasyonları yapmaları, başta kaleci olmak üzere savunmadaki konsantrasyonu da en üst seviyeye çıkarmaları gerekir.

Fener Doğru Yolda

Tarihi Inter galibiyetinin yankıları hala devam ederken geçen hafta yaşanan puan kaybı kafalardaki soru işaretini büyütse de, ligin formda ekiplerinden Ankaragücü karşısında alınan üç puan kadar ortaya konan olumlu futbol hem Fenerbahçe’de yüzleri güldürdü hem de CSKA maçı öncesi futbolculara moral aşıladı.
Bu maçın İstanbul’un sarı lacivertlileri adına galibiyeti kadar önemli bir diğer özelliği rakibe gol pozisyonu vermeyecek derecede uygulanan başarılı savunma anlayışıydı. Deivid, Wederson ve R.Carlos sayesinde savunmadaki topları ani ve tehlikeli ataklara dönüştüren Fenerbahçe için ligimizde savunma anlayışını sahaya en iyi yansıtan takım yorumunu yapabiliriz.
Salı günü zorlu CSKA deplasmanına çıkacak Fenerbahçe’nin buradan alacağı üç puan çok büyük, bir puan ise büyük avantaj olacakken sarı lacivertlilerin rakiplerinin gücüne karşın sahadan güzel bir sonuçla ayrılacağına inanıyorum. Kendi liginde Zenit’e yenilerek şampiyonluk şansını kaybeden ve iki hafta önceki PSV mağlubiyetiyle Şampiyonlar Ligi’ne de istediği gibi başlayamayan Rus ekibinin bu maça tüm gücüyle ve hücuma dönük bir sistemle çıkacağını tahmin ediyorum. Ancak rakibin bu sistemi Fenerbahçe için, gol yemediği sürece, avantaj bile olabilecektir. İlk golü bulması ya da maçın büyük kısmını berabere götürmesi rakibin oyunu ilerleyen dakikalarda riske etmesine neden olacağı ve temsilcimizin elinde bu durumu avantaja dönüştürebilecek futbolcular olduğu için Fenerbahçe’nin bu sene Avrupa’daki başarılarına bir yenisini eklemesi beni hiç şaşırtmaz.

Pazartesi, Eylül 24, 2007

Fener Süper Lig'de Kayıp

Fenerbahçe için söylenecek fazla bir şey yok. Artık bu her takıma karşı aynı şekilde sahaya yansıtılan sistemin ülkemizde çok ama çok gereksiz olduğunu her hafta tekrar etmenin kimseye bir faydası yok. Aşırı savunmaya dönük ama bunu yaparken de konsantrasyon eksikliği nedeniyle rakiplerin gollerini engelleyemeyen savunma, rakibin baskısı sonucu çok çabuk çözülen orta alan ve ilerine çoğalamayan hücum oyuncuları marifetiyle Fenerbahçe’nin bu sistemle devam ettiği sürece her maçı kısır ve tehlike dolu geçmeye devam edecektir.
Bu sorun Kezman-Semih tercihinden/tartışmasından çok öte Volkan’dan Alex’e takımın tamamını etkileyecek ve acilen çözüm bulunması gereken bir baş ağrısı haline geldi sarı lacivertliler için. Zira geçen hafta Kezman’ın elini havaya kaldırarak arkadaşlarını ileriye çağırma hareketini bu hafta Semih tekrarladı; yarın Adriano takıma katılsa bu şablonda yapacağı aynı hareket olacaktır.
Her zaman söylüyorum bilim ligimiz için en iyi sistem, özellikle büyük takımlar için, hücuma dönük, kalabalık bir forvet hattıyla saldıran ve çok gol pozisyonuna girilen oyun anlayışıdır. Ne gariptir ki bu anlayış Ziko’nun Fenerbahçe’ye ilk haftalarda yerleştirmeye çalıştığı ama Dinamo Kiev yenilgilerinden sonra vazgeçtiği sistemdi. Bu şekilde ligde ilk 6 haftada 5 galibiyet alan Fenerbahçe D.Kiev gibi kendinden güçlü olmayan bir ekibe elenmekten kurtulamamıştı. Bugün ise Avrupa’da belki de tarihinin en parlak dönemini yaşayan Fenerbahçe ligde tamamen kayıpları oynuyor. Bu yaman çelişkinin çözümü için akla gelen ilk ve en parlak çözüm takımın iki türlü de oynamaya alıştırılması. Eldeki kadro ile Fenerbahçe’nin bunu yapması hiç de zor değil ama önemli olan Brezilyalı teknik adamın bu görüşü kabul etmesi. Aksi takdirde bu sezon için sarı lacivertli taraftarların hiçbir beklentisi olmasın.

Cuma, Eylül 21, 2007

Linderoth'dan Altın Vuruş


İsviçre ekibi karşısında çok erken 3–0 geriye düşmesine karşın maçın ilerleyen dakikalarında bulduğu iki golle her şeye rağmen deplasmandan avantajlı skorla dönmeyi başaran Galatasaray, tur vizesini İstanbul’da alınacak galibiyete bıraktı.
Aslında Galatasaray için bu kadar zor geçmek zorunda olmayan karşılaşmayı zora sokan Feldkamp’ın rakip takım için en ufak bir önlem almaması oldu. Zira dün akşam, Galatasaray’ın güzel ama riskli oyununun bir deplasman hele hele eleme maçı için hiç de uygun bir tercih olmadığı çok açık şekilde görüldü.
Bu sene Galatasary’ın oyun sistemi artık büyük ölçüde belli. Hakan Şükür ya da Ümit, Nonda, Hasan ve Lincoln ile gole çok yakın ama bir o kadar da savunmadan uzak oyun sistemi Galatasaray’ın maçlarının bol pozisyonlu ve gollü geçmesine neden olacağa benziyor. Orta alandaki yükün büyük ölçüde Linderoth’a binmesi ve Song – Servet ikilisinin çok adamla gelen rakip karşısında hataya zorlanmasına kaleci Orkun’un güven vermemesi eklenince özellikle büyük maçlarda Galatasaray için tehlike çamları çalmaya başlıyor.
Ancak Feldkamp’ın bu açık ve göze hoş gelen sistemi için Turkcell Süper Lig’de fazla tehlike olmayacaktır. Sadece zorlu deplasmanlarda ve derbi maçlarda bu sistemin hücum oyuncularından en az bir fedakârlıkla orta alana yapılacak takviye sarı kırmızılıların bu maçlardan mutlu ayrılmasına yardımcı olacaktır. Aksi takdirde hiç umulmayan sonuçlarla Galatasaray’ın başarılı grafiği sekteye uğrayabilir.
Sonuç olarak Linderoth’un kritik golü ile tur için yeterli skorla dönen temsilcimizin İstanbul’da turu geçen taraf olacağından hiç şüphem yok. Ancak bunun için Galatasaray’ın en az iki gol bulması gerekebilir.

Perşembe, Eylül 20, 2007

Büyük Maçların Büyük Takımı


Yıldız oyuncuların çokluğundan mı yoksa konsantransyon eksikliğinden mi bilinmez ama Fenerbahçe’nin son iki yıldır bir özelliği var ki küçük maçlarda ortaya koyduğu oyunun kat be kat üstüne çıkarak rakibe sahayı dar ediyor büyük ve önemli maçlarda. Geçen seneye bakıldığında en başarılı zaman dilimi Celta Vigo maçı ile başlayan ve derbi maçlarını da kapsamak suretiyle talihsiz AZ maçlarıyla sona eren dönem olarak dikkat çekti. Bu sene de Turkcell Superlig’de son on beş yılın en kötü performansı sergilenirken Avrupa’da yola bırakın yenilgiyi beraberliksiz devam ediliyor. Bunun nedeni Ziko’ya göre Avrupa maçlarında rakibin açık oynaması olsa da sarı lacivertlilerin büyük maçlarda sahaya bambaşka bir ruh hali ve motivastonla çıktıkları su götürmez bir gerçek.
Bazı maçlar vardır oynamadan kazanırsınız bazı maçları ne kadar üstün oynasanız da kaybedersiniz ama bugün Fenerbahçe’nin son iki sezonun İtalya şampiyonu karşısında aldığı galibiyetin özeti, tüm istatistiklere bakıldığında, rakibine sahayı dar ederek üç puana ulaşmasıydı. Her ne kadar eksik olduğu söylense de Figo ve Crespo’yu yedek klübesinde bırakan bir kadroya mücadele eden Inter karşısında maçın hiç bir anında konsantrasyonunu yitirmeyen, savunmada ilk hücumda ise ikinci toplara devamlı müdahale eden ve hiç alışık olunmadık bir şekilde ileride rakibine baskı yapan Fenerbahçe, ne İbrahimoviç’e ne de Suazo’ya pozisyon verirken Alex, Carlos ve geriden gelen Edu ile net pozisyonları bulan taraf oldu.
Kezman’ın vasatı aşamayan futbolu dışında başta Deivid, Wederson, Deniz ve Şampiyonlar Ligi’nin gediklisi R.Carlos olmak üzere tüm futbolcuların üstün performans gösterdiği maçta Deivid öyle bir gol attı ki hem hazırlanış hem de son vuruş itibariyle kusursuz olan bu gol uzun süre jeneriklerden eksik olmayacak, dillerden düşmeyecektir..
Son olarak maçın yıldızı için bir şey söylemek gerekirse; Alex için bugüne kadar binlerce yazı yazıldı çizildi ama tek bir cümle söylüyorum: bugünden itibaren Alex oynadığı tüm maçlarda sahada tel tel dökülse de Fenerbahçe’ye gelen en büyük yabancı sıfatından bir şey kaybetmez.

Perşembe, Ağustos 30, 2007

Zafer Tütüyor Bacamızdan














Tarihi 30 Ağustos öncesi, Fenerbahçe ve Beşiktaş futbol adına tarih yazarak net skorlarla rakiplerini saf dışı bırakarak isimlerini Şampiyonlar Ligi’ne yazdırmayı başardılar. Sezon başından beri söylüyorum bu sene takımlarımızın Avrupa’da belki de bugüne kadar hiç elde edilememiş bir toplu başarıya imza atacaklarını düşünüyorum diye. Yarın da Galatasaray ve belki de Erciyesspor’un güzel haberleriyle bu sevincimiz katlanacak ve doruğa ulaşacaktır.
Maçlara gelince… İlk sevindirici haber İnönü Stadı’ndan geldi ikincisi ise Constant Vanden Stok’tan. Beşiktaş’ın ilk m;açta yediği son golle yaşadığı moral bozukluğu Delgado’nun golleriyle dağılırken, Fenerbahçe’nin ilk maçın skorundan sonraki tedirginliği henüz dördüncü dakikada gelen Kezman golü ile yerini kendine güvene ve rahatlığa bıraktı. İstanbul’da sahanın yıldızı Zürih’e tüm golleri atan Delgado olurken Belçika’da öyle bir Deniz vardı ki gücü, top çalması ve olumlu paslarıyla belki de bugüne kadarki en faydalı oyununu sergiledi dosta ve düşmanlara. Beşiktaş, maçın başından sonuna üstün göründü ve atakları bulan takımdı. Fenerbahçeli futbolcular ise özellikle ilk yarı skor olarak önde olmasına karşın rakibinin top yapmasına izin verirken sessiz ve derinden takip ederek gol pozisyonlarını tecrübe olarak kendinden aşağıda olan meslektaşlarına “hiç şansınız yok” mesajını veriyordu. Delgado’nun ve Alex’in hemen hemen maçın aynı dakikalarında gelen golleri bu sene Şampiyonlar Ligi’ne iki takımla katılmamızı garantilerken rakiplerin de gardlarının düşmesine yetti de arttı bile.
İki takımımızın da ŞL vizesi almasının maddi manevi birçok faydası olacak. Her şeyden önce ortalama 9-10 milyon doları kasasına koyan ekiplerimiz, ki bu rakam bütçelerinin aşağı yukarı 1/7’si civarındadır, dünyanın kulüp bazındaki bir numaralı futbol organizasyonunda kendilerini gösterme fırsatı elde edecekler. Diğer taraftan ülke sıralamasında doğrudan rakibimiz olan İsviçre ve Belçika’nın takımlarını elemiş olmamız bize önümüzdeki yıllarda Avrupa kupalarına fazla takımla katılma yolunda büyük mesafe kat ettirecektir. Sonuçta, kendini ve takımı sürekli geliştiren Artur Ziko ve Beşiktaş yönetiminin bugüne kadarki en doğru icraatı olan Ertuğrul Sağlam ile takımlarımız ŞL’ye katılma hakkını elde etti ve düşünceme göre bu başarı grup maçlarında da devam edecektir. Artık futbolumuzun emeklemekten kurtularak adımlamaya hatta koşmaya vakti geldi de geçiyor bile. Umarım yarın çekilecek kuralarda takımlarımızın grupları da dişimize göre olur ve yolumuza kayıpsız ve başarılarla devam ederiz…

Çarşamba, Ağustos 29, 2007

Trabzon’a Federasyon Kıyağı

Futbol Federasyonu’nun dün açıkladığı karara göre iki hafta önce oynanan ve “yeterli güvenliğin sağlanamaması” nedeniyle hakem Bülent Demirlek’in kararıyla yarıda kalan Trabzonspor-Sivasspor karşılaşması tarafsız ve seyircisiz bir sahada tekrar oynanacak.
Olayın teorik ve hukuki boyutuna hiç girmeye gerek yok; zira bu karar tam bir fiyasko!
Düşünün ki zaten daha önceki olaylarla neredeyse sabıkalı hale gelmiş bir statta onlarca taraftar sahaya giriyor ve rakip futbolculara saldırıyor ve bu olaylar üzerine maçın hakemi çok doğru bir kararla maçı yarıda bırakarak soyunma odasına gidiyor. Hani hep deriz ya bu olay Avrupa’da olsa diye; bu olay Milan-Real Madrid maçında olsa ve İtalyanlar sahaya girip Madridli futbolcuları tartaklasa (dikkat edin burada adamın elinde kesici bir alet olsa futbolcuyu yaralayabilir hatta…) UEFA bu durumda ne karar verirdi?
Olayın bir trajik boyutu da olayın faturasının zavallı Demirlek’e kesilmiş olması. Olayların büyümesini engellemek için maçı tatil eden Demirlek’in şimdi Fifa kokartının geri alınması gündemde. Bu durumdan sonra hangi hakem maçı tatil edebilir? Bu açıkça sahada insanlar birbirini kesse de maçı yarıda bırakma demek değil mi?
Unutmayalım ki sağlıklı futbol için tüm kurumların sağlıklı hareket etmesi ve kendilerini adeta unutturmaları gerekir. Ancak ülkemizde maalesef oyun dışı olaylardan oyunun güzelliğinin ortaya çıkmasına izin vermiyoruz.

Pazartesi, Ağustos 27, 2007

Cimbom da Modaya Uydu


Fenerbahçe ve Beşiktaş’tan sonra Galatasaray da rakibini tek golle geçerek haftayı kayıpsız kapattı. Gecenin yıldızı hiç şüphesiz oynadığı her maçta kalitesini ortaya koyan ve bugün de attığı golle takımına hayat veren Lincoln oldu.
Feldkamp’ın eski ve yeni jenarasyonu harmanlayarak oluşturduğu kadroda Lincoln’ün gerçekten müthiş önemi var. Geçen seneye ilave olarak Brezilyalı’nın ekstra performansı ve kişisel çabalarıyla takıma kattığı katma değer şu ana kadar her maçta kendini gösterdi. Saha içindeki varlığı takım arkadaşlarına da moral veren sambacının tek olumsuz yönü çeşitli nedenlerle her maçta forma giyememesi. Ancak Lincoln Fenerbahçe’deki Alex misali özellikle Süperlig maçları için takımı adına ilaç olabilecek cinsten bir futbolcu.
Galatasaray ligde üçte üç yaparak sezona çok başarılı başlasa da ortaya koyduğu futbol sene başı olması nedeniyle henüz herkesi tatmin edecek cinsten değil. Ancak Kalli’nin oturtmaya çalıştığı sistemin her maçta biraz daha belirginleşmesi sarı kırmızılılar için çok olumlu bir gelişme.
Tüm bu olumlu işlerin yanı sıra Galatasaray’da baş gösteren sıkıntıların başında kaleci ve golcü sıkıntısı geliyor. Necati’nin neden gönderildiğini anlayamadığım takımda Hakan’ın formsuzluğu rekor stresiyle birleşince ortaya gol yollarında sıkıntılı bir takım çıkıyor. Halbuki Lincoln gibi müthiş bir ayağın önünde gol aramak her ileri uç oyuncusunun hayallerini süsleyen bir iştir.

Pazar, Ağustos 26, 2007

Batugol

Beşiktaş için yapılacak en doğru yorum takımın rakiplerine (Fenerbahçe-Galatasaray) oranla çok daha disiplinli ve mücadeleci olduğu ama son vuruşlarda kaendini gösterecek ve oyun içinde varlığını hissettirecek bir yıldız oyuncusunun olmamasıdır.

Elbette uzatma dakikalarında 16 yaşındaki Batuhan’ın ayağından gelen gol takımı ve taraftarları sevince boğmaya yetti ama bundan sonraki maçlarda da korkulu rüya görmemek için oyun disiplinini hiç bir zaman bırakmamak ve son vuruşlarda dikkatli olmak gerekiyor.
Takımın en büyük avantajı olan disiplin ve motivasyon çoğunlukla oyuna olumlu yansırken özellikle maçın son bölümlerinde savunma oyuncularının da ileriye çıkmasıyla riske atılan savunma ileriki maçlarda siyah beyazlıların başını ağrıtabilir.
Ertuğrul Sağlam’ın kendi deyimiyle “kemikleşmiş oyun yapısını yok etme isteği” büyük değişiklikle rolmadığından pek ortya çıkmadı ki Beşiktaş gol yollarında hala çok yetersiz görünüyor.
Çarşamba günü rakibini gol yemediği takdirde eleyecek olan Kara Kartallar bu işi en iyi yaptıkları şey olan disiplin ve mücadele ile elde edip Şampiyonlar Ligi’ne katılacaktır.

Fenerbahçe Direkten Döndü

Yeni sezonda üçüncü haftayı da geride bırakırken Fenerbahçe’nin kör topal ilerleyişi sürüyor. Geçen senenin şampiyonu gelen ve giden futbolculardan sonra hala daha tam bir dikiş tutturamamış ki bugün de kendi sahasında üç puanı ecel terleri dökerek aldı.

Aslında rakipleri Galatasaray ve özellikle Beşiktaş’a oranla çok sayıda yıldız, bir başka deyişle sonucu değiştirebilecek oyuncuya sahip olan sarı lacivertliler maç içinde zaman zaman rakibine üstünlüklerini tam anlamıyla Kabul ettirmelerine karşın bu baskıyı maç boyunca devam ettiremiyor hatta bazı anlarda ipleri tamamen rakibin eline verebiliyor. Bugünkü Sivasspor maçında da olanlar bundan farklı değildi. Maça büyük arzu ve hırsla başlayıp, Roberto Carlos’un pozisyon takibi sonucu attığı takdire şayan golle öne geçen Sarı Kanarya aynı başarıyı kalan dakikalarda sürdüremediği gibi iki topu direkten dönen rakibine umduğundan fazla pozisyon verdi.

Elbette kötü oynanan maçtan üç puan almak özellikle Anderlecht maçı öncesi sevindirici ama başta yan toplardaki zaaflar olmak üzere Ziko’nun takımın maç içinde kesik kesik oynama ve zaman zaman oyundan kopma sorununu acilen çözmesi gerekiyor.

Çarşamba günü de deplasmanda Fenerbahçe’nin gol atacağına ve bu suretle Belçika’dan istediğini alarak döneceğine inanıyorum.

Cuma, Ağustos 17, 2007

Bunlar Daha Başlangıç

Bu sene Avrupa'da başarılı olacağımız düşüncesi yaklaşık bir aydır aklımda. Bu nedenle henüz daha hiç bir takımımız rakibini elemeyi garantilememişken, deplasmanda iyi mücadele eden Fenerbahçe'nin, Sağlam hocalı Beşiktaş'ın ve Avrupa'nın gediklisi Galatasaray'ın bu turlarda rakiplerini saf dışı bırakacaklarına ve aynı başarılarını grup maçlarında da sürdüreceklerine yürekten inanıyorum; artık bunun zamanı çoktan geldi.
K.Erciyesspor'un bile çok başarılı bir skorla İsrail'den dönmesi üzerimizdeki pozitif elektriğin bir yansımasıdır. Her ne kadar buradaki maçta Tel Aviv'in tecrübesiyle öne çıkacağını düşünsem de Erciyesi'i de gruplarda görmek herhalde sevinçlerimizi ikiye değil beşe katlar.

Hepsinin üzerinde Avrupa'daki başarılarımız talımlarımızın arasındaki dostluk köprülerini güçlendirecektir....

Perşembe, Ağustos 09, 2007

Haydi Hisset Hislerimi

İlk maçta rakibin beklenenden dirençli çıkması ikinci maçta Kara Kartal'ın rakibini küçümsemesini engellerken, 1-0'lık sonuç da onları ikinci maçta daha açık oynamak zorunda bırakmıştı. Ancak dün akşam da Sheriff'in sahaya bir an önce golü bulup rahatlamak değil yine öncelikle savunma yapmak isteyen bir dizilişle çıktığını gördük. Elbette ki bu karar futboldaki "haddini bilmek" kavramıyla açıklanabilir ancak gerek 10 kişi kalmanın yorgunluğu gerek artan Beşiktaş atakları gerekse rakibin gol atma isteğiyle ileri daha çok çıkması ikinci yarıda Sheriff'in gardını düşürdü ve temsilcimiz rakibini gol yemeden toplamda attığı dört golle eleyerek Şampiyonlar Ligi yolunda sıradaki takımı beklemeye başladı.

Her ne kadar zamanı nedeniyle tartışılsa da, Fenerbahçe maçındaki olumlu sinyaller Sheriff maçı öncesi hepimizi umutlandırmış ikinci maç için takımın güvenini en üst noktaya taşımıştı. Bu olumlu sinyaller genel olarak savunmanın tecrübeyle paralel ve Kaş'ın katılımıyla geçen seneki hatalarından uzak olması, Cisse'nin orta alana kattığı güç ve Bobo'nun artan performansı olarak sayılabilir. Elbette yeni teknik direktör ve yönetimin bu güne kadarki yaptığı en başarılı icraatı olan Ertuğrul Sağlam'ın da takıma kattığı pozitif enerji ve sadece taktik anlamda değil oyuncularla yakaladığı iyi iletişimin de bu değişimde en büyük paya sahip olduğunu söylemek gerekir.

Beşiktaş'ın geçen sene Tigana yönetimindeki önceliği savunma yapmak ve başta 1-0 olmak üzere az farklı galibiyetlerle maçları tamamlamaya çalışmaktı. Ertuğrul Sağlam'ın prensip olarak böyle bir düşüncesi olmasa da kendisinin, futbolcuların kafasındaki bu sistemi de ortadan kaldırmak için yoğun çaba sarf etmesi gerekiyor. Bundan önceki takımlarında klasik 4-4-2'nin önde gelen uygulayıcılarından olan Sağlam Beşiktaş'ta henüz bu sistemi tam olarak uygulamadı. Bu nedenle bu sene de, Bobo'nun formunun kaldığı yerden yükselmeye devam etmesine karşın, siyah beyazlıların en çok gol yollarında zorlanacağını düşünüyorum. Nobre'nin sakatlığı geçtiği takdirde Bobo ile yan yana oynatılıp oynatılmayacağı, Richardinho, Tello, Cisse ve Delgado'dan kimin yedek kalacağı bu zorlanmanın derecesini birebir etkileyecektir.

Takıma yeni katılan oyunculardan İ.Kaş ve Cisse gerçekten Beşiktaş'ın güçlenmesine katkı sağmamışken Tello için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Şilili futbolcunun tekniğinin üst düzey olduğunu kabul etmekle birlikte maç içinde kopmalar yaşaması ve oynadığı üçüncü maçta cezalı duruma düşecek kadar kendini kaptırması onun Beşiktaş'a yararını çok azaltıyor. Henüz maça çıkmayan Diatta ise eminin İ.Kaş'ın böyle performans göstereceği bilinse transferi için tekrar düşünülürdü. Ancak her şeye karşın bu futbolcu hem tecrübesiyle Kaş'a güzel bir örnek olacak hem de Kaş ile birlikte takımın savunma sorunlarını çözmeye yardımcı olacaktır.

Şu an bakıldığında Beşiktaş Şampiyonlar Ligi'ne en yakın temsilcimiz olarak göze çarpıyor. Ertuğrul Sağlam yönetiminde, büyük bir aksilik olmazsa, İsviçre ekibini de eleyeceğini düşündüğüm siyah beyazlıların öncelikle bu hedefine ulaşıp grup maçlarında da üstün performans göstererek Avrupa sahnesinde kendini göstermesinin zamanı artık geldi.

Pazartesi, Ağustos 06, 2007

İlk Kupa Kanarya'nın

Geçtiğimiz sezonun uyuşukluğu ve bezdirici temposundan sonra dünkü karşılaşma biz futbolseverlere ilaç gibi geldi. Sahada mücadele eden iki takım da canla başla birbirlerine üstünlük kurmaya çalışıp karşılıklı olarak fileleri havlandırıyorken onları izleyen biz milyonlar da futbol adına özlediğimiz duyguları yaşamanın, heyecanı hissetmenin kısaca güzel futbol görmenin mutluluğu içindeydik.

Beşiktaş’ın hazırlık maçı havasından kurtulamamış Sheriff maçı dâhil olmak üzere, iki takımın da bu sezon yaptıkları en ciddi karşılaşma oldu dünkü Süper Kupa mücadelesi. İki takımda da büyük ölçüde değişmiş kadroların nasıl bir yapıda olacağı merakla beklenirken gerek Beşiktaş’ta gerekse Fenerbahçe’de orta alan markajcılarının fazla etkili olmayışı topun bazen aynı dakikada iki kalede de görülecek kadar hızlı oynanmasına neden oldu. İlk yarının başı Fenerbahçe’nin, ikinci yarının çoğu da Beşiktaş’ın üstünlüğü ile, geride kalan süreler de dengede devam eden karşılaşmayı rakibine oranla biraz daha oturmuş oyun yapısı olan sarı lacivertliler bu özellikleri sayesinde kazandı.

Fenerbahçe cephesinde maçın adamı, geçen senenin aksine oyunda çok faydalı işler yapan Daivid oldu. Avusturya kampında kendinden çok söz ettiren Brezilyalı dün de gerek golü, gerek şutları gerekse isabetli paslarıyla adeta yeni bir transfer imajı çizdi. Daivid’in dışında Can, Deniz ve arkasındaki R.Carlos’un güveniyle oynayan Uğur öne çıkan isimlerdi. Sarı lacivertlilerin üstün teknikleri ve nispeten oturmuş oyun sistemlerine karşın en büyük zaaflarının yan toplar oluşu yine gözlerden kaçmadı. Yenen gol dışında kanatlardan yapılan ortalarda birçok açık veren savunmaya tedbir alınması özellikle Avrupa maçları için her şeyden önemli görünüyor.

Beşiktaş’ta ise kadro mücadeleci isimlerden oluştuğu için teknik kapasite birkaç kişinin güdümündeyken hırs ve mücadele daha ön plana çıkıyor. Yeni transferlerden Cisse tam anlamıyla kusursuz görünürken genç futbolcu İbrahim Kaş, Tigana’nın siyah beyazlılara tek faydası olan Serdar Kurtuluş, sakatlanana kadarki performansıyla Mehmet Yozgatlı ve tabi ki Bobo sahanın en başarılı isimleri arsındaydı. Dün Delgado geçen seneden farksız bir görüntü çizerken yeni alınan Tello da oyunda ikinci bir Delgado havası yaydı etrafa. Hemen söyleyelim ki Beşiktaş’ın şu an ihtiyacı olan son şey yeni bir Delgado’dur. Beşiktaş’ın bu sene en çok başının ağrıtacak konu yine gol yollarındaki etkisizlik olacak gibi görünüyor. Zira savunma ve orta alan büyük ölçüde görevini yerine getirirken bu oyuncuların aynı oranda hücuma destek verememesi takımın gol silahını çok zayıflatıyor.

Sonuçta iki takım da dünkü oyunlarıyla göz doldurup önümüzdeki maçlar için umut verirken eksikleri de gözden kaçmadı. Beşiktaş’ın bu hafta içi oynayacağı Sheriff maçını kazanarak tur atlayacağından en ufak bir şüphem yok ama bu maçta da en az dünkü kadar mücadele etmesi gerekir. Fenerbahçe ise hemen hemen kendisiyle denk rakibini elemek için yan toplarda çok dikkatli olmalı ve isteğini maç içinde zaman zaman değil 90 dakika boyunca rakibine hissettirmelidir.

Cuma, Ağustos 03, 2007

Avrupa Rakiplerimiz Beli Oldu



UEFA Şampiyonlar Ligi ve UEFA Kupası kuraları bugün İsviçre'de çekildi.

Çekilen kuralar sonucu eşleşmeler şöyle;




Fenerbahçe - Anderlecht(Belçika) 14/15-28/29 Ağustos
Zürih(İsviçre) - Beşiktaş/Sheriff 14/15-28/29 Ağustos
Slaven(Hırvatistan) - Galatasaray 16-30 Ağustos
M.Tel Aviv(İsrail) - K.Erciyesspor 16-30 Ağustos




Salı, Haziran 12, 2007

Yerli mi Yabancı mı?

Yabancı oyuncu sayısının ne olacağı yıllardır tartışılan bir konu. Kimilerine göre bu sayı sınırsız olmalıyken diğerleri yabancı oyuncu sayılarının (az ya da çok) sınırlandırılmasını savunuyor. Her iki tarafın da kendine göre “mantıklı” açıklamaları olsa da benim konuya yaklaşımım biraz daha genel geçer bir düşünceyle “sınırlandırmaların kimseye faydası olmamıştır” şeklinde.
Yabancı sayısının sınırlı kalmasını isteyenlerin en çok dayandıkları temel, liglerimizin bir ucuz ve kalitesiz oyuncuların –ki bunların genellikle Afrika’dan olacağı tahmin ediliyor- top koşturduğu bir lig haline gelmesi ve Türk futbolcularının arka planda kalmasıyla futbolumuzun hem kulüpler hem de ulusal takım olarak bulunduğu noktadan çok gerilere gitmesi. Böyle bir ortamda genç futbolcularımızın asla kendini gösteremeyeceği ve alt taraflarda kaybolup gidecekleri düşünülüyor. Ancak dünyada ve özellikle her konuda kendimize örnek aldığımız ve en ufak bir sorunda orada olup olmadığını düşündüğümüz “Avrupa”da bu tür korkuların hiçbir zaman hayata geçmediğini görmek mümkün.
Günümüzde, kendi içinde Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada sosyal ve ekonomik olarak çok hızlı bir şekilde sınırların kaldırılması ya da en azından eskisi kadar belirli olmaması söz konusu. Bu gelişmelerden, elbette, her gün en az küresel dünya kadar değişen ve gelişen “Büyük Futbol Endüstrisi” de nasibini alıyor. Bugün futbolun mali tarafını, kulüplerin transferlerini, sponsorlarını, kazançlarını ve yapılarını; kısaca nereden nereye geldiklerini incelersek bu gelişmenin ne kadar hızlı ve geniş çaplı olduğunu görebiliriz. İşte size birkaç rakam: 1990 yılında FIFA’nın Dünya Kupası yayın haklarlarından elde ettiği kazanç 8.2 milyon Avro iken bu rakam son dünya kupası organizasyonunda 1.3 milyar Avro’ya yükselmiştir, aynı şekilde son Şampiyonlar Ligi’nin pazarlama bütçesi 750 milyon Avro olmuştur. Bu durum ister istemez bizim kulüplerimize de yansımıştır. Dolayısıyla artık kulüpler sadece sahada değil, dev stadyumlarda, televizyonlarda ve hemen hemen tüm sektöre ait ürünlerle vitrinlerde de yarışır haldeler. Çünkü yarış artık sadece siz ve emsalleriniz arsında değil, bilinen tüm takımlar arasında cereyan ediyor. Hal böyle iken ve bir taraftan tüm gayretimizle gelişen dünya ve büyüyen ekonomilerden pay almaya çalışıyor ve buna yönelik değişiklikler yapıyorken diğer taraftan takımlarımızın önüne koyduğumuz kısıtlamalar, onları rakipleri karşısında dezavantajlı bir konuma sokmakla, bir bumerang misali kendimize zarar vermekten öteye gidemiyor. Bu teoriye karşı her zaman Galatasaray’ın 2000 yılındaki başarıları savunulur ve yabancı oyuncular gelse de Avrupa başarılarının kesin olmayacağı iddia edilir. Doğrudur da aslında; Galatasaray UEFA Kupası’nı ve Süper Kupa’yı alırken kadrosunda sınırlı yabancı oyuncu vardı ve diğer taraftan yabancı oyuncular hiçbir başarının garantisi değil ama ne yazık ki yüz yıllık geçmişi olan takımlarımızdan sadece biri bu başarıyı hem de bir defaya mahsus olmak üzere yakaladı ve yabancı oyuncuların serbestliği başarının garantisi olmasa da onların sınırlandırması çoğu zaman başarısızlığın nedeni olabiliyor. Bu nedenle, “bir faydası olmayacak, yabancılar gelse de başarılı olamayız” demek yerine yabancı sayısının sınırı kaldırıldıktan sonra hala devam eden başarısızlıklar için yeni tedbirler almak daha doğru olur.
Diğer taraftan yabancı oyuncu sınırlamasında en çok korkulan durum genç futbolcularımızın takımlarda şans bulamamaları ve dolayısıyla önlerinin kesileceğidir. Bu düşünceye göre hem alt hem de üst yapıyı ele geçirecek yabancılar nedeniyle gençlerimiz asla yetişme ve gelişme şansı bulamayacaklar. Ancak bu görüşü savunurken bugünkü duruma da bir bakmak lazım. Şu an ya da son yıllarda kaç genç futbolcumuz kendini kanıtladı ve bizim düşündüğümüz anlamda yıldızlaştı? İlk planda Arda, Tuncay; biraz daha düşününce Sabri, Volkan. Mutlaka başka isimler de vardır ama özetle, hepsini toplasak bir takım bile çıkmıyor. Peki, bugüne kadar yabancı serbestliği mi vardı liglerde; hayır. Demek ki yeni nesil futbolcuların çıkmama nedeni yabancılar değil. Bilakis genç yıldızların sivrildiği takımlara bakarsak buralarda dünya çapında yabancılar, lider vasıfta usta ayaklar olduğunu görüyoruz. Burada önemli bir nokta ortaya çıkıyor ki bu da Türkiye’ye getirilecek oyuncuların belirli bir seviyeye gelmiş olması. Yabancı sınırlaması kaldırılırken ilk planda bazı şartlar ortaya konabilir. Burada milli takım koşulu biraz ağır olacağından başka mecburiyetler, mesela, TFF çatısı altında oluşturulmuş bir kurulun onayının alınması gibi bir sistem getirilebilir. Ancak bu geçici uygulama sadece ilk birkaç yıl için geçerli olmalı çünkü sonrasında tıpkı piyasa gibi yerli-yabancı oyuncu dengesi de kendi koşulları içinde dengesini bulacak, kulüplerimiz daha iyisi olmadıkça dışarıdan oyuncu getirmeyeceklerdir.
Yabancı oyuncu sayısının serbest bırakılmasının bir avantajı da kulüplerimizde ve liglerimizde rekabetin artması ve bu nedenle çıtanın daha üstlere taşınarak Türk futbolcularının kendilerini kanıtlamak için daha çok çaba sarf etmeleri ve bu sayede kendilerini geliştirmeleri olacaktır. Şu an, ellerinde maddi manevi olanak varken, sırf yabancı sınırlaması nedeniyle kapasiteleri sınırlı oyunculara adeta mahkûm olan kulüplerimiz bu sıkıntıdan ancak bu sınırlamanın kalkmasıyla kurtulabilirler. Bu aşamada elbette vasat futbolcularımız kendilerine büyük kulüplerde yer bulamayabilirler ama bu onların gelişmesi ve aralarından bazılarının sivrilmesinde olumlu rol oynayacaktır.
Sonuç olarak, artık kulüpler, borsaya açılmaları, lisanslı ürün pazarlamaları, taraftarları bir nevi müşteri görmeleri, idareleri ve ekonomik yapılarıyla bir şirketten farksız duruma geldiler. Her açıdan küresel şirketler gibi muamele gören kulüplerin önüne yabancı sınırlaması koymak yıllarca bizi yerli araçlara binmek mecburiyetinde bırakan zihniyetten farksız durumda. Şu an her Türk şirketi istediği yabancı çalışanı, yasal yükümlülüklerini yerine getirdiği takdirde çalıştırabiliyorsa ve bu, yıllardır katılmaya can attığımız AB’nin de bir uzantısı ise futbol gibi çok ciddi bir olayı bu durumdan istisna etmek biraz gerçek dışı kalıyor. Tıpkı siyasi partilerin anlamsız kota uygulaması gibi bizim de gençlere kota koymamız ne onlara ne de kulüplerine faydalı oluyor. Teknik ve ekonomik açılardan yukarıdaki nedenlerden dolayı futbolumuza hiçbir zarar getirmeyecek yabancı serbestliğinin gelmesi bugünkü dünya durumunda kaçınılmazıdır ve bunu inkâr yerine uygulama yolları üzerine kafa yormak gerekir.