Salı, Ekim 31, 2006

Kadife Ayaklar (FB-V.Man)

30.10.06
Merakla beklenen maçın galibi Fenerbahçe oldu. On maç sonunda lider bulunan rakibini, deplasmanda yenmeyi başaran sarı lacivertliler böylelikle sadece geçen senenin rövanşını almakla kalmayıp, liderlik koltuğunu da tekrar ele geçirmiş oldu.
Dünkü maça Ziko sürpriz sayılabilecek bir on birle başladı. Kezman ve Mehmet Yozgatlı’nın sakatlıklarının yanında Mehmet Aurello ve Rüştü de yedek kulübesinde görüldü. Bunların yerine Volkan, Deniz, Tümer ve Deivid ilk on birde sahaya çıkmış, Tuncay Mehmet Yozgatlı’nın yerinde, Tümer ise sol kanatta maça başlamıştı. Karşılıklı gollerden sonra Deivid ile farkı ikiye çıkaran Fenerbahçe son dakikalarda Burak’ın golüne engel olamadı ancak maçı 3-2 kazanmayı başardı.
Fenerbahçe’yi Manisa’da üç puana götüren etkenler; Ersun Yanal’ın hücuma dayalı oyunu, Fenerbahçe’nin takım olarak iyi mücadele etmesi ve tabi ki geldiğinden beri eleştirilen Deivid’in iyi gününde olmasıydı.
Vestel Manisaspor bu maçtan sonra bilinçsizce atak futbol oynadığı için çok eleştirilebilir ancak unutmamak gerekir ki Ersun Yanal, sezon başından beri bu takıma bu şekilde futbol oynatıyor ve liderliği de bu şekilde elde etmişti. Kaldı ki geçen sene Fenerbahçe’yi 5-3 yenerek büyük sükse yapan Vestel Manisaspor dünkü oyun anlayışından hiç de farklı bir yapıda değildi. Bu nedenle Toplu hale hücum ve savunma yaparak başarılı olan Manisaspor’un iddiasını kaybetmemesi için bu şekilde devam etmesi gerekir.
Fenerbahçe’ye bakacak olursak, Fenerbahçe için en faydalı gelişme Ziko’nun sezon başındaki oyun anlayışından vazgeçerek takıma daha uygun olan kısaca 4-5-1 şeklindeki oyun planına geçmesi oldu. Bu şekilde çıkılan tüm maçlarda başarılı olan sarı lacivertlilerde kadro derinliği oluşturmak Ziko’nun en büyük amaçlarından biri. Zamanla daha iyi olacağına inandığım Fenerbahçe’de her şeye karşın bazı sorunlar da tüm ciddiyetiyle ortada duruyor. Örneğin yenilen goldeki zincirlem savunma hataları kabul edilir cinsten değil. Bunun yanı sıra her yan topta savunma alarm veriyor. Bir de Ziko’nın maçın gidişine göre müdahaleler yapmakta zorlandığını görüyoruz. Örneğin maç 3-1 olmuşken artık gol aramaktan ziyade Aurello ya da Olcan ile topa daha çok hakim olmaya çalışması muhtemelen yenilen ikinci golü engelleyecekti.
Deivid De Sousa ise attığı üç golle bugüne kadarki tüm olumsuzlukları ortadan kaldırarak bembeyaz bir sayfa açtı Türkiye kariyerinde. Bu oyuncuyu yakından incelersek yaklaşık iki maçta bir gol atan, bileklerine çok hakim, teknik ve futbolu bilen bir futbolcu olduğu ortaya çıkıyor. Ancak fiziki mücadele bakımından da bir o kadar etkisiz. Daha çok arapası atmayı, ikinci golde olduğu gibi teknik vuruşlar yapmayı beceren Brezilyalı’nın Avrupa’da henüz ses getirememiş olması sert savunmalar karşısındaki çaresizliğinden kaynaklanıyor. Ancak Deivid, dün akşamki gibi yumuşak defanslar karşısında ne denli etkili olduğunu herkese göstermiş oldu. Bundan sonraki maçlarda da Ziko’nun özellikle Kadıköy’de Brezilyalı’dan faydalanacağını düşünüyorum.
Sonuç olarak zorlu Manisaspor deplasmanından üç puan çıkararak haftayı mutlu kapatan ve moralleri yükselten Fenerbahçe’de hala düzeltilmesi gereken yönler olmakla birlikte gidişat ilerisi için umut veriyor. Futbolcular ve Ziko arasındaki uyum bozulmadığı ve futbolcuların özgüveni ortadan kalkmadığı sürece Fenerbahçe iddiasını her alanda sürdürecektir.

Pazartesi, Ekim 30, 2006

Gelecek Uğruna (BJK-SAK)

30.10.06
Beşiktaş için söylenecek fazla bir şey yok. Sezon başından beri çizgi şeklinde grafik çizip oyununun üzerine hiçbir şey koyamayan Tigana’nın takımının bu sezon oynayacağı her maçın üç olasılıklı olduğunu haftalardır söylüyoruz. Özellikle Tottenham maçından sonra Beşiktaş’ın bu sene hem Avrupa’da hem de Süper Lig’de iddiasının olamayacağı çok net bir şekilde ortaya çıkmıştı ancak dünkü Sakaryaspor maçı her şeye tuz biber oldu.
Sakaryaspor, özellikle büyük takımlara karşı iyi motive olan, çok mücadeleci ve hırslı bir ekip, ancak hiçbir neden Beşiktaş’ın İnönü’de, maçın üçte ikisini 10 kişi sürdüren rakibi ile yenişememesine mazeret olamaz. Üstelik bu maçı Beşiktaş açısından bir “iş kazası” olarak da değerlendiremeyiz. Bu durumun nedeni, Beşiktaş’ın hem oyuncu potansiyeli hem de sistem olarak büyük eksiklikler içinde olmasıdır. Bugün baktığımızda Beşiktaş, bir iki oyuncusu dışında, Kayserispor ya da V.Manisaspor gibi iyi bir Anadolu ekibinden çok da üstün bir durumda değil. Bu nedenle, geleceği kurtarma adına bugünü feda eden Beşiktaş’ın puan kayıplarına herkesin hazır olması gerekir.
Elbette Beşiktaş bu duruma tesadüfen gelmedi. Tigana’nın kafasındaki kapalı oyun planı ya genç ve tecrübesiz ya da tecrübeli ancak formsuz futbolcularla birleşince ortaya, zor kazanan ya da en zayıf rakipler karşısında dahi puan kaybeden bir büyük takım çıktı. Savunmanın ve orta sahanın tecrübesizlik ve beceriksizlik karışımı sorunları ile hücum oyuncularının hem yanlış oynatılması hem de birbirlerini tamamlayıcı olmaktan uzak olmaları, artık Beşiktaş’ın her hafta tekrarladığımız adeta kemikleşmiş problemleri. Geleceğe yatırım yapmak düşüncesiyle yapılan transferler ve oluşturulan genç kadronun ileriki zamanlarda meyvesinin alınması için yönetimin çok güçlü iradeli olup, hem futbolcuların hem de Tigana’nın arkasında, her türlü sonuca karşın, durması gerekir. Ancak daha bugünden Mustafa Denizli seslerinin yükselmesi bu durumun hiç de kolay olmadığını gösteriyor.
Sonuç olarak her ne kadar şu anki tabela Beşiktaş için durumun çok davahim olmadığını gösterse de ortaya konan futbol, ilerisi için en ufak bir umut ışığı barındırmıyor.

Pazar, Ekim 29, 2006

Hakan (çok) Şükür GS-GB


29.10.2006

Sezon başı rehaveti yavaş yavaş büyük takımlarımızı terk ediyor. Dün akşam Galatasaray da bu rehavetten uzaklaşıp lige dört elle sarıldığını Gençlerbirliği maçındaki performansı ile gösterdi ve farklı kazanabileceği maçı tek farklı da olsa kazanarak son haftalardaki çıkışını sürdürmüş oldu.
Maçın ilk dakikalarından itibaren topa sahip olan, rakibinin baskısına aynı şekilde baskıyla cevap veren ve bunların yanında rakip kalede de yeterince gol pozisyonu bulan Cimbom, özellikle İliç'in son vuruşlarındaki başarısızlığı nedeniyle ilk yarı sonunda soyunma odasına golsüz eşitlikle girdi.
İkinci yarıda dakikalar golsüzlükle geçtikçe Mesut Bakkal, skoru korumaya yönelik değişiklikler yaparken İliç'in yerine giren Hakan, topla ilk buluştuğu pozisyonda, en iyi yaptığı şekilde, kafayla topu ağlara bıraktı ve takımını üst üste üçüncü galibiyete taşıdı.
Bu maçta Galatasaray için en önemli gelişme sezon başından beri bir türlü sahada görülmeyen uyumlu ve hatasız oyun sistemiydi. Bundan önce sadece Bodeslav ve Kayserispor maçlarında izlediğimiz, takım halinde ileri geri oyunayan Galatasaray bu oyununu dün de sergileyerek sahadan üç puanla ayrılmayı başardı. Gerçi maçın uzatma dakikalarında Okan'ın vuruşu,Mondragon'un mükemmel refleksiyle önlenmese sarı kırmızılılar bu sezon yaşadıkları son saniye kabuslarına bir yenisini daha ekleyeceklerdi ancaj bu skor dahi Galatasaray'ın üç puanı hak etmesini engellemezdi.
Galatasaray için artık en önemli doksan dakika salı günü oynanacak PSV Eindhoven maçıdır. İstanbul'da alınan, biraz şanssızlık biraz çaresizlik kokan yenilgiden sonra Galatasaray'ın Hollanda da gurur mücadelesi vereceğini düşünüyorum. Zira Şampiyonlar Ligi'nde camia için tam bir hayalkırıklığı yaratan teknik heyet ve futbolcular bundan sonraki maçları tamamlayacakları en iy sonuçlarla tamamlamak için mücadele edceklerdir. Bu nedenle salı günkü maç beraberlik kokuyor.

Pazartesi, Ekim 23, 2006

(FB-Kayseri) Teknik Direktor Okulu

Her ne kadar sonuç alınamasa da Newcastle deplasmanında ortaya konan iyi mücadele ile taraftarını memnun eden Fenerbahçe, bugün Kayserispor karsısında aldığı farklı galibiyetle de üzerindeki kara bulutları biraz olsun dağıttı. Bugünkü üç farklı galibiyetin oluşmasında üç önemli etken vardı; birincisi Ziko’nun inadından vazgeçip takimi geçtiğimiz iki sezonda oynadığı gibi sahaya sürmesi, ikincisi kadroya nerdeyse ilk defa dahil olan oyncularin güzel oyunu ve üçüncüsü de Ertuğrul Sağlam’ın göze hoş gelme adına Kadıköy’de benimsemiş olduğu oyun anlayışı.
Bugün Fenerbahçe, Ziko'nun iki forvetli, hücuma yönelik orta sahalı ve savunmada Öndersiz kadrosunun yerine, tek forvetli ama iki kanatlı, orta alanda daha kalabalık ve Önderli bir on biri çıktı sahaya. Appiah –vasat futbolu devam ediyor- sağ çizgi yerine ortanın sağına geçmiş, bu kulvarı arkada Önder önde Mehmet’e bırakmış, solda ise Uğur forma sansı bulmuştu. Ortada da Tuncay ve Alex ile olgunlaşan ataklar bitirici Kezman ile rakip kalede tehlike olmaya daha maçın ilk dakikalarından itibaren başladı. Savunmada da gün geçtikçe daha dikkatli oynayan Lugano ve Edu ile her zaman yerinde müdahaleler yapan Önder ile son iki maçta rakiplerine sadece 3–4 pozisyon verdi. Anlaşılan (ve doğru olan) bu kadro bundan sonraki maçlarda da ayni anlayışla sahaya çıkacak ve bun şekilde oynamaya devam edecek. Zaten sezon başından beri söylenen yeni kadronun değişebileceği ve ideal on birin ortaya çıkmaması durumu gün geçtikçe ortadan kalkıyor ve ilk on bir yavaş yavaş sekileniyor.
Bu kadronun olmazsa olmazlarından biri hiç şüphesiz Mehmet Yozgatlı’dır. Sağ kulvardan yaptığı etkili bindirmeler, ortalar ve girdiği gol pozisyonlarıyla mevkisindeki sayılı oyunculardan olan Mehmet bugünkü maçta da attığı bir ve attırdığı iki golle maçın tartışmasız yıldızı oldu. Bu şekilde faydalı oyunu onu milli takimin da en büyük adayı haline getiriyor. Bugünkü maçta çok etkili bir diğer isim Alex oldu. Zaman zaman oyuna katkısının azlığı nedenice çok eleştirilen Alex de son maçlarda daha istekli ve kosan bir görüntü içerisine girerken attığı goller ve attığı kusursuz paslarla da dikkat çekiyor. Tuncay, Lugano, Önder’deki çıkış da takıma olumlu yansıyan unsurlar oldu son maçlarda.
Hidding, Parreira ve Low gibi önemli isimleri dünya futboluna kazandıran Fenerbahçe bunu bir kez daha Ziko ile yapmak üzere. Zira geldiğindeki oyun anlayışıyla şimdiki sistemi karsilastirildiginda iki Ziko arasında dağlar kadar fark var. Ancak son iki maçtır doğru bir şablonla kadroyu oluşturan Brezilyalı futbolun gerçeklerini gün geçtikçe daha fazla görmeye başladı. Ancak Ziko, oyuna müdahalelerde hala bazı sıkıntılar yasıyor. Zira maça başladığı oyun anlayışını Mac 2–0 olduğunda da sürdürmesi ve bu skoru koruma yoluna gitmesi, rakibin gol bulmasına neden oldu. Ancak daha sonra oyuna aldığı Aurello ile gecen hafta Ankara’da yaşanan kâbusa engel oldu. Ziko bu şekilde oyuncu ve taktik değişikliklerini, tabi gerektiği zamanlarda, daha çok yapmalıdır.
Son olarak forvet hattına bakarsak Kezman’in çok iyi bir golcü olduğunu hep soyluyoruz ancak forvet hattının kalabalık olmaması nedeniyle bu futbolcunun biraz daha sırtı donuk oynamaya alışması gerekiyor. Forvet demişken Daivid’in bu şekilde kibar oyunu ile takımda forma sansı bulması çok zor. Tekniği üst düzey olsa da mücadelesiz oyunu nedeniyle Avrupa’da gittiği her takımda çok zorlanır. Diğer taraftan Fenerbahçe’nin kağıt üzerinde tek forvet oynaması kimseyi aldatmasın, Tuncay, Mehmet Yozgatlı ve gol kralı Alex varken takımda tek forvet var demek abesle iştigaldir.

Eldeki Kumas (Bjk-Rize)

Hafta içinde oynanan Tottenham maçından sonra benim Beşiktaş`tan ne Avrupa`da ne de ligde umudum kaldı. Her ne kadar bugün alınan galibiyetle Beşiktaş puanını on dokuza çıkarsa da ortaya konan futbol ilerisi için hiç umut vermiyor.
Beşiktaş`in en büyük problemi oyuncu kalitesidir. Her ne kadar Galatasaray ve Fenerbahçe de ilk haftalarda çok puan kaybedip sıkıntılı günler yasıyorsa da bu takımların potansiyelleri itibariyle düzelme olasılıkları varken Beşiktaş, elindeki futbolcular göz önüne alındığında en iyi ihtimalle bile bugünkü oyunundan daha ileriye gidecekmiş gibi durmuyor. Mücadeleci ama bol miktardaki genç ve tecrübesiz ya da yetenekleri kısıtlı futbolcunun bulunduğu kadroda, tecrübeli oyuncular da formsuz olunca teknik direktör Tirana çoğu maçtan sonra zor durumda bırakacak gibi görünüyor.
Beşiktaş`in kadrosuna bakacak olursak; her sedyen önce kalede çok kotu değil ama hiç bir zaman da güven vermeyen Runje var. Savunmada İbrahim Toraman ve Gökhan, milli takim tecrübeleriyle ama milli takim formundan uzak, oyunlarıyla sağlam durmaya çalışırlarken Baki’nin dengesiz oyunu bazen takimi çok zor durumda bırakabiliyor. Orta alanda görev yapan Mehmet, Serdar, Burak, Fahri gibi oyuncular çok genç ve tecrübesiz olmaları nedeniyle Tigana’nin istediği takim halinde savunma ve hücumu bir arada yapmakta çok zorlanıyorlar. Bu notada ortaya çıkarak tabiri caizse sazı eline alması gereken Delgado, Richardinho ve Kleberson da bir turlu beklenen üst düzey oyununu sahaya yansıtamayınca ortaya kısır doksan dakikalar çıkıyor. Bu arada Kleberson’un hakkini çok da yemeyelim, her ne kadar Manchester’daki formuna Besiktas’ta hiç ulaşamadıysa da savunmadan topu orta alana ve hücuma taşımadaki becerisi oynamadığı maçlarda çok daha fazla ortaya çıkıyor. Hücumda ise her zaman söylediğimiz mücadeleci ama sinirli yetenekli forvetler rakip savunmayı yıpratırken son vuruşlarda yetersiz kalıyorlar. Böyle bir kadro bir Anadolu takımında olsaydı herhalde besincilikten yukarı çıkamazdı ama büyük takim olmanın verdiği isteklendirme, seyirci desteği ve karşı takim üzerinde uyandırılan izlenimler Beşiktaş’ın bugün liderden sadece dört puan geride olmasını sağlıyor. Ancak ilerleyen haftalarda Galatasaray ve Fenerbahçe form grafiklerini yükselttiği takdirde bu oyun anlayışıyla Beşiktaş’ın onları yakalaması çok zor olacaktır.
Hafta içinde oynanan Tottenham maçından sonra benim Beşiktaş`tan ne Avrupa`da ne de ligde umudum kaldı. Her ne kadar bugün alınan galibiyetle Beşiktaş puanını on dokuza çıkarsa da ortaya konan futbol ilerisi için hiç umut vermiyor.
Beşiktaş`in en büyük problemi oyuncu kalitesidir. Her ne kadar Galatasaray ve Fenerbahçe de ilk haftalarda çok puan kaybedip sıkıntılı günler yasıyorsa da bu takımların potansiyelleri itibariyle düzelme olasılıkları varken Beşiktaş, elindeki futbolcular göz önüne alındığında en iyi ihtimalle bile bugünkü oyunundan daha ileriye gidecekmiş gibi durmuyor. Mücadeleci ama bol miktardaki genç ve tecrübesiz ya da yetenekleri kısıtlı futbolcunun bulunduğu kadroda, tecrübeli oyuncular da formsuz olunca teknik direktör Tirana çoğu maçtan sonra zor durumda bırakacak gibi görünüyor.
Beşiktaş`in kadrosuna bakacak olursak; her sedyen önce kalede çok kotu değil ama hiç bir zaman da güven vermeyen Runje var. Savunmada İbrahim Toraman ve Gökhan, milli takim tecrübeleriyle ama milli takim formundan uzak, oyunlarıyla sağlam durmaya çalışırlarken Baki’nin dengesiz oyunu bazen takimi çok zor durumda bırakabiliyor. Orta alanda görev yapan Mehmet, Serdar, Burak, Fahri gibi oyuncular çok genç ve tecrübesiz olmaları nedeniyle Tigana’nin istediği takim halinde savunma ve hücumu bir arada yapmakta çok zorlanıyorlar. Bu notada ortaya çıkarak tabiri caizse sazı eline alması gereken Delgado, Richardinho ve Kleberson da bir turlu beklenen üst düzey oyununu sahaya yansıtamayınca ortaya kısır doksan dakikalar çıkıyor. Bu arada Kleberson’un hakkini çok da yemeyelim, her ne kadar Manchester’daki formuna Besiktas’ta hiç ulaşamadıysa da savunmadan topu orta alana ve hücuma taşımadaki becerisi oynamadığı maçlarda çok daha fazla ortaya çıkıyor. Hücumda ise her zaman söylediğimiz mücadeleci ama sinirli yetenekli forvetler rakip savunmayı yıpratırken son vuruşlarda yetersiz kalıyorlar. Böyle bir kadro bir Anadolu takımında olsaydı herhalde besincilikten yukarı çıkamazdı ama büyük takim olmanın verdiği isteklendirme, seyirci desteği ve karşı takim üzerinde uyandırılan izlenimler Beşiktaş’ın bugün liderden sadece dört puan geride olmasını sağlıyor. Ancak ilerleyen haftalarda Galatasaray ve Fenerbahçe form grafiklerini yükselttiği takdirde bu oyun anlayışıyla Beşiktaş’ın onları yakalaması çok zor olacaktır.

Kayseri-Bruksel (iptal)

Bugun Galatasaray az kalsin yine `saka gibi` bir sonucla donecekti ki Kayseri`den, Umit`in iki golu takimi ve en cok da Geretz`i ipten aldi. Cunku artik hem futbolcularla hem de yonetimle arasi acik olan Geretz olasi bir puan kaybinda, Istanbul`a ugramadan, direkt Kayseri`den Belcika`ya gidebilirdi. Bugun Galatasaray`a uc puani getiren en onemli isim, Arda ve Umit`ten ziyade, macin genelini on kisi tamamlayan takiminin file bekcisi Mondragon oldu.
Hafta icinde oynanan PSV macinin moral bozuklugu ve ligde alinan beraberliklerin karamsarligi ile Kayseriye giden Galatasaray, yine sagda Sabri, solda Arda ortada Inamoto ve Orhan, ileride de Umit ile maca basladi. Bu kadro Galatasaray icin ideal gorunmekle beraber onumuzdeki sikisik fikstur goz onune alindiginda ozellikle genc futbolcularin bu tempoy kaldirmakta gucluk yasayacaklarini tahmin ediyorum. Neredeyse transfer yapmadan gecen seneki kadrosunu genisleten Geretz bu sene de oyuncularini donusumlu kullanarak bu derinlikten faydalanmalidir. Ancak bunu yapabilmek icin oncelikle maclarda skor olarak rahatlamak gerektiginden, Galatasaray su ana kadar yedek oyuncularini fazla seyretme sansi bulamadi.
Umit Karan bu gece yine cok basariliydi. Haan Sukur ve Necati`nin olmasi nedeniyle zaman zaman forma sansi bulamayan Umit`in bence bu takimda banko oynamasi gerekir. Cunku gerek topa vurus teknigi gerekse mucadelesi goz onune alindiginda su an Turkiye`de kendisindan daha iyi bir forvet oldugunu dusunmuyorum. Bu gece de biri penaltidan olmak uzere takimina iki gol kazandiran Umit sayesinde Galatasaray Manisaspor ve Trabzonsppor`un aybettigi haftada uc puan alarak Besiktas ve Fenerbahce maclarinin sonuclarini beklemeye basladi.
K.Erciyesspor macinda one gectikten sonra Orhan`in oyundisi kalmasi Galatasaray`in planlarini bir anda alt ust etti. Zira orta alani kalabalik tutmak isteyen Geretz bu dakikadan sonra daha savunmaya yonelik ve skoru korumak icin oynadigi icin bu dakikalarda topla daha cok oynayan ve tehlikeler yaratan takim K.Erciyesspor oldu. Bu ataklarin neticesinde de penaltidan golu bularak Galatasaraylilar`i kabusa sokan Kayseri temsilcisi Emre`nin pozisyon olmayan bir yerde rakibine hediye ettigi penaltiyla Istanbul`a kayipsiz donmeyi basardi.
Sonucta bu zor gunlerinde deplasmandan aldigi uc puan Galatasaray`a umut asilasa da rakibine her macta cok gol pozisyonu veren sari kirmizililarin bu duruma acil bir care bulup, Inamoto`yu daha etkili kullanmalari gerekir. Cunku elinde en iyi Turk forvet oyunculari bulunan Galatasaray`in her macta gol atmasi kuvvetle muhtemel ancak bir o kadar gol yerseniz attiklarinizin bir onemi kalmaz. Bugun geride kalan on macta Glatasaray`in gol atamadigi mac olmamasina karsin sadece dort avaraji varsa bunda anayanlar icin cok onemli mesajlar var demektir.

Perşembe, Ekim 19, 2006

60'tan Önce 60'tan Sonra


Bu maç dönüm noktasıydı. Ya alınacak üç puan tüm moralleri yerine getirerek sezon başından beri süre gelen olumsuzlukları unutturacak ya da alınan mağlubiyet kulübün üzerindeki kara bulutları daha da yoğunlaştırarak, işleri çıkmaza sokacaktı; maalesef ikincisi oldu.
Aslında maça çok iyi başlayan, ilk yarıda rakibine neredeyse hiç pozisyon şansı vermeyen, üstüne üstlük güzel bir de gol bularak skor avantajı yakalayan Galatasaray, defansına hiç iş düşürmeden, orta alanda İnamoto ve Ayhan’ın başarılı oyunu, Arda’nın müthiş bindirmeleri, Sabri’nin mücadelesi ve Ümit’in tehlikeleri sayesinde oyununu rakibine kabul ettirmiş, tribünlerin güvenine mazhar olmuş ve tüm Hollandalılar’ı da bu maçtan alınacak bir puana şükür edecek hale sokmuştu. Zira, özellikle Arda ve İnamoto bugün üzerlerine düşen görevi fazlasıyla yapıyor, gerek rakibin pozisyonlarını başlamadan sonlandırıyor, gerek se takımlarının rakip kalede pozisyon bulmasına zemin hazırlıyordu. Aydın ve Ayhan ise mücadeleleri ile takımın rakibe karşı diri durmasında büyük rol oynuyor, aynı zamanda kaptıkları topları arkadaşlarına çok yüksek bir yüzdeyle veriyorlardı. Bu şekilde devam eden oyunun sabaha kadar oynansa Galatasaray’ın galibiyeti ile sonuçlanacağı düşünülüreken, o ana kadar kalemizde ciddi bir pozisyon bulamayan PSV’nin, yine yarım sayılacak bir pozisyonda, Mondragon’un belki de oyuna soğumasından kaynaklanan büyük hatası nedeniyle, bulduğu gol bir anda düm dengeleri alt üst etti. Maçın ilk altmış dakikasını özlenen, beklenen Galatasaray gibi geçiren sarı kırmızılılar, bu dakikadan sonra adeta kimlik değiştirerek bir anda, ligdeki isteksiz, formsuz, güçsüz kişiliklerine büründüler. Bu dakikadan sonra oyunu tamamen rakip yarı sahaya yığarak tekrar üstünlük sayısını aramak isteyen Geretz’e fatura, bir kontra topun peşinden giderek Mondragon’la karşı karşıya kalan Kone tarafından kesildi..
Bu maçın en kısa açıklaması, fizik ve kondisyon açısından yetersiz olan Galatasaray’ın kendi sahasında –Olimpiyat Stadı ile ilgili yorumlarım bundan önceki yazılarda fazlasıyla mevcuttur- ve önde olmasına karşın bu skoru koruyamaması ve basit hatalarla rakibine boyun eğmesidir. Zaten sezon başındana beri alınan kötü skorlarla diken üzerinde bulunan futbolcular, beraberlik golünden sonra kontrolü de kaybedince olası bir puan da güme gitti.
Maçtan önce istifası cebinde olup olası bir kötü sonuçtan sonra görevinden ayrılacağı söylenen Geretz’in şu aşamada ayrılması hiç bir şeyi çözmeyeceği gibi takımı daha da zora sokacaktır. Kaldı ki iyi bir motivasyon ve doğru bir kadro ile maça başlayan Belçikalı’nın tek ama en büyük eksiği takımına, fiziğini ve enerjisini yerinde kullandıramaması oldu. Ancak sezon sonuna kadar da, artık ne futbolcu ne de yönetim açısından kendisine güven kalan ve bu aşamadan sonra ağzıyla kuş tutsa kimseye yaranamayacak Geretz ile devam edileceğini düşünmüyorum. Muhtemelen sezon ortasında Galatasaray Gerezt ile yollarını ayıracaktır.
Maçın en kötü anları ise son dakikalarda sahaya giren kendinibilmezlerdi. Ne Galatasaraylı, ne de futbolsever olduğuna inandığım bu kişiler muhtemelen maçı sabote etmek isteyen terörist ruhlu kişiler. Bu olaylar konusunda zaten sabıkalı olmamız nedeniyle özellikle kendi sahamızda bu tip olaylara kesinlikle izin vermememiz gerekir. Bu olaylardan dolayı Galatasaray muhtemelen para cezası ile kurtulacak ama tekrarı halinde çok daha kötü yaptırımlarla karşılaşabiliriz.
Artık Galatasaray için Avrupa’da tek hedef UEFA Kupası’na katılmak olmalıdır. Bu nedenle bundan sonraki her maça galibiyet değil öncelikle puan için çıkılmalı, üçüncülük için mücadele verilmelidir. Zira hem Galatasaray hem de futbolumuz adına alınacak her puanın altın kadar değeri var. Sadece Galatasaray değil genel olarak geriye giden futbolumuzun içinde bulunduğu kaostan en kısa zamanda çıkması dileğiyle...

Pazartesi, Ekim 16, 2006

Kontrol ve Mücadele


Üç büyüklerin teknik direktörleri tartışılırken bence en çok Tigana’nın gidişi takımına zarar verir. Çünkü Tigana, her ne kadar bazan bariz hatalarla taraftarını ve camiayı çıldırtsa da elindeki mücadeleci ama teknik açıdan sınırlı kadrosuyla, hem yeme hem de atma açısından kısır maçlarıyla ve göze hoş gelmeyen sistemiyle yavaş yavaş Beşiktaş’ı bir noktaya getirmeye çalışıyor. Bugün iyi oynayan Gençlerbirliği’ni yenerek, rakiplerinden ikisinin puan kaybettiği haftada üç puan alması Beşiktaş için çok olumlu bir gelişme.
Bugün maçı kazanmasına karşın Beşiktaş, özellikle ilk yarının başı ve maçın son anları göz önüne alındığında hala rakibine karşı üstün bir futbol oynayamıyor. Anck şunu da kabul etmek gerekir ki Beşiktaş, Galatasaray ya da Fenerbahçe gibi potansiyelinin çok altında bir futbol oynamıyor. Diğer bir ifadeyle Beşiktaş bugünkü futbolunun üzerine elbette bir şeyler koyabilir ve koymalıdır ancak, futbolcu kalitesi ve tecrübesi düşünüldüğünde bunun takımı ikiye katlayacak bir fark yaratması söz konusu değildir. Çünkü Delgado, Richardinho ve Kleberson’u bir tarafa koyarsak Beşiktaş’ta geriye kalan hiç bir futbolcu maçı alıp götürecek, rakibinin kendisine özel önlem almasını gerektirecek, kısaca sonucu değiştirecek nitelikte değil. İşte bu noktada takımı bu şekilde oluşturan Tigana’nın mücadeleye dayalı futbol anlayışı ortaya çıkarak Beşiktaş’ın ligden kopmamasını, Avrupa’da mücadele etmesini sağlıyor.
Hafta içi oynanacak Tottenham maçında benim favorim mutlaka Beşiktaş’tır. Zira her ne kadar Premier Lig’in adı duyulmuş ekiplerinden bir olan Tottenham hiç de kolay bir lokma olmasa da İnönü Stadı’nda, seyircisinin desteği ile Beşiktaş’ın UEFA gruplarına güzel bir başlangıç yapacağını düşünüyorum.

Kabul Edilemez


İki hafta önce Kadıköy’de alınan Bursaspor yenilgisinin ardından bugün Ankara’da bırakılan iki puan, ne yeni takımın uyum süreciyle, ne yeni hocanın takımları tanımamasıyla ne de başka bir durumla açıklanabilir. İlk yarıyı iki farklı önde kapatan bir büyük takımın ikinci yarıda rakibinden aynı sayıda gol yemesi ve deplasmanda çok önemli iki puan bırakması takımın ve yönetiminin sorumsuzluğundan başka bir şey değildir. Takımın bu şekilde kör topal artık başarılı olması bence mümkün değil, bu durumu değiştirmek için vakit kaybetmeden önemli kararlar alınması gerekir.
Milli maçlar nedeniyle lige verilen ara takımların eksiklerini tamamlama ve önlerindeki zorlu fikstürlere hazırlanma açısından çok iyi bir fırsattı. Ancak dünkü Galatasaray’dan sonra bugün de Fenerbahçe’nin bu süreyi hiç de iyi kullanamadığını gördük. İlk yarıda ardarda gelen gollerle bir anda rakibi hem skor hem de moral açısından geride bırakan Fenerbahçe, Aykut Kocaman’ın devre arasında yaptığı iki değişiklik karşısında tam anlamıyla aciz kaldı ve Jaba ve Mehmet’in golleri Newcaste maçı öncesi tüm camiaya soğuk bir duş yaşattı. Aslında Fenerbahçe’de tam anlamıyla bir teknik direktör dramı yaşanıyor. İnatçı Ziko, geçen hafta Ankaragücü’nü yenen yedeklere yine omuz silkerek, yine formaları, geldikleri günden itibaren kadronun adeta demirbaşı olan, formsuz yabancılara verdi. Artık herkesin ezberlediği on bir ve kurgu hem rakiplerin işini kolaylaştırıyor hem de takım içinde huzursuzluk yaratıyor. Bu oyuncularla kaybedilen puan kayıplarına kulak asmayan Ziko sadece kadro anlamında değil oyun kurgusunda da büyük beceriksizlik içinde. İlk yarısı iki farkli önde kapatılan maçın ikinci yarısına da aynı on birle çıkmak, rakip teknik direktörün yaptığı yerinde değişikliklere cevap verememek ve ancak durum 2-2 olduktan sonra adeta çırpınır gibi bir iki değişik yapmak Fenerbahçe teknik direktörüne yakışan hareketler değil.
Kadrosunun hala yeterli olduğunu düşündüğüm Fenerbahçe’de bugün itibariyle en büyük sorunun takımı maçlara hazırlayan, ona taktikler veren ve onu sahaya süren teknik direktörde olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Sezon ortasında yapılan teknik direktör değişikliklerinin takımlara fazla bir şey katmadığı aşikar ama bu maç bir kez daha gösterdi ki Ziko’nun bu yükün altından kalkması mümkün değildir. Henüz zor maç oynamamışken kaybedilen on puanın kalan haftalarda nasıl telefi edileceği, UEFA Kupası ve Türkiye Kupası maçları da hesaba katıldığında takımın bu virajlardan nasıl alnının akıyla döneceği tüm Fenerbahçeliler’i kara kara düşündürüyor. Yüzüncü yıl yönetimi eğer bu yılı kutlamalar yerine hüsranla geçirmek istemiyorsa bu duruma acil bir önlem alıp takımın düzlüğe çıkmasını sağlayacak kararlar almalıdır.

Aynı Tas Aynı Hamam



Galatasaray’a bu sene ne olduğunu kimse kestiremiyor. Kimilerine göre geçen seneden bir farkı olmayan takımın sadece şansı onu terketti ve bir türlü galip gelemiyor, kimilerine göre de oyuncularda geçen seneki hırs ve mücadelenin eksikliği bu puan kayıplarına neden oldu. Ancak ortada olan bir gerçek var ki, Galatasaray ilk dokuz haftada tam on beş puan kaybetti ve liderin on bir puan gerisinde.
Hafta içinde milli takımımızın aldığı 5-0’lık güzel galibiyetin mimarı Hakan Şükür olunca arkadaşlarla “bu işten en çok Galatasarau zararlı çıkacak çünkü bu oyundan sonra Geretz mecburen Hakan’ı oynatacak” diye konuşmuştuk. Nitekim dün akşam takım halinde yürüyen Galatasaraylılar’ın başında Hakan geliyordu. Bu futbolcunun Türk Futbolu’nun yetiştirdiği nadir oyunculardan biri olduğunu kabul etmekle beraber, yaşı ve fiziği düşünüldüğünde üç-dört günde bir maçı kaldıramayacak kapasitede olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Bu açıdan Hakan’ın yorgunluğu kabul edilebilir ama on dokuz yaşındaki Arda’nın, genç Sabri’nin, Aydın’ın, İliç’in, Ayhan’ın bu isteksizliklerinin açıklaması olmasa gerek. Lilin son sırasındaki Ankaragücü’ne kendi sahasında puan vermesi için Galatasaray’ın ya şampiyonluğu ya da şampiyon olamamayı garantilemiş olması gerekir. Bu sene Galatasaraylı futbolcular sanki ligle fazla ilgilenmeyip Avrupa kulvarında başarılı olmak için mücadele ediyorlar. Bu duruma, artık ligimzi tanıyan, kadrosunu oturtmuş, camia tarafından sevilen Geretz’in acilen çözüm bulması gerekiyor.
Sistem anlamında Galatasaray’ın en büyük problemi, orta sahasındaki boşluk olarak göze çarpıyor. Bu boşluk öylesine derin ki hem rakip atakları Galatasaray ceza sahası içine kadar girebiliyor hem de sarı kırmızılıların hücüma katkıları çok sınırlı kalıyor. Song, Tomas ve Mondragon’a sahip bir savunmanın da her maçta bir kaç tane pozisyon verip, hemen hemen her maçta da gol yemesi yine çok şaşırtıcı. Bu olumsuzluklara Türkiye’nin en iyi ama suskun forvetleri eklenince çıkan tablo liderin on bir puan gerisi oluyor.
Hafta içinde PSV ile Olimpiyat deplasmanında karşılaşacak Galatasaray’ın bu maçtan alacağı her puanın başarı olacağını düşünüyorum. Zira moralsiz ama Avrupa maçlarının müdavimi galatasaray’ın karşısına gayet formda ve hazır bir ekip çıkacak. Psv karşısında Galatasaray ligde yaptığı gibi çok hücum elemanıyla mücadele etmeye kalkışırsa hiç istenmeyen sonuçlar alınabilir. Bu nedenle sarı kırmızılıların öncelikle savunmada kontrollü oynaması sabırla gol için mücadele etmesi gerekir. Tüm takımlarımıza olduğu gibi Galatasaray’a da çarşamba günü başarılar...

Pazartesi, Ekim 09, 2006



Milli takım hala beklenen düzeyde değil. Kendimizi kıyasladığımız güçlü Fransa, İtalya, Almanya, İngiltere gibi ülkerin seviyesine ulaşmamız için daha çok zamana ve çalışmaya ihtiyacımız var. Mütevazı rakipler karşısında dahi kendine güvenli, tempolu ve üstün futbol oynamakta zorlanıyoruz. Bunun nedeni milli takımımızın son dört senede gerek teknik adam gerekse futbolcular anlamında bir türlü takım oluşturamamasıdır. Kayıp geçen iki-üç senenin ardından Fatih Terim’in başa geçmesiyle oluşturulan toplama takım, olaylı İsviçre maçlarından sonra Almanya’ya gidemeyince yeni oluşturulan Sabrili, Gökhanlı, Ardalı, Canlı, Servetli, İbrahimli ama Alpaysız, Tugaysız, Hasansız, Bülentsiz, İlhansız haliyle daha genç ve enerjik ama bir o kadar da tecrübesiz hale geldi. Böyle bir milli takımın başında olması gereken kişi hiç şüphesiz Fatih Terim. Taktik birikimi kadar, futbolcularıyla özellikle de gençlerle olan dialogları çok başarılı, motive edici ve pozitif olan Terim’in bu hamurdan iyi bir pasta yapması gerekir.
Yeni milli takımımızın içinde bulunduğu grup muhtemelen olasılıklar içindeki en rahatı. Grup liderliği mücadelesi verdiğimiz Yunanistan, Norveç ve biraz da Bosna-Hersek dahil gruptaki hiç bir takım son dünya kupası finallerine katılamadı. Fizik mücadeleye dayalı kuzey futbolunu, Solksjaer, Carew gibi teknik oyuncularla zenginleştiren Norveç ile her maçta haddini bilerek oynayan son Avrupa Şampiyonu Yunanistan’ın bu özellikleri bizi fazla korkutmamalı, zira iki takımınla da karşılaştırdığımızda milli takımımızın gerek futbolcu kalitesi gerekse teknik olarak onlardan fazlası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Macaristan karşısında verilen tek gollü ama üç puanlı mücadele sonrasında milli takımımızda morallerin yükseldiği, kendine güvenin arttığı ve bunun çarşamba gününe de yansıyacağı kesin. Grubumuzdaki diğer maçta kendi sahasında Norveç’i mağlup eden Yunanistan’ın da bizim gibi altı puana ulaştı ancak çarşamba Bosna deplasmanından da galip dönme olasılıları bana göre çok düşük. Bu durumda Moldova’dan alacağımız üç puanla liderlik koltuğuna oturabilir ve kalan maçlar için avantaj yakalayabiliriz.
Bugünkü maçta öne çıkan en önemli gelişme, savunmamızın rakibe neredeyse hiç pozisyon vermemesi oldu. Rüştü’nün parmaklarının ucuyla çıkardığı serbest vuruşun dışında Macar futbolcular kalemizde en ufak bir tehlike yaratamadılar. Şüphesiz bu durumun oluşmasında Servet, Gökhanve Hamit’ın etkili oyunlarının yanında Mehmet ve Gökdeniz’ın rakibin ataklarına yaptıkları ilk müdahalelerdeki başarılarının da büyük payı vardı. Orta alanda da kabul edilebilir bir mücadelemiz mevcuttu ama hücum çeşitlemelerimizin yetersizliği maçın ilk dakikasından itibaren göze çarptı. Sağda Sabri, solda Arda ceza alanında Hakan ve Tuncay’ı topla buluşturmakta zorlanırlarken, Yıldıray’daki formsuzluğun bir türlü geçmediğini gördük. Buna İbrahim ve Hamit’in çakılı oynamaları da eklenince hücum etkinliklerimiz duran topların dışında ara paslarla defansın arkasına atılan toplarla sınırlandı. Maçtaki tek golü atarak sahanın yıldızı olan Tuncay’ın dışında rakip ceza alanını etkili kullanan ve defransı zorlayan bir isim göremedik. Fenerbahçe’de de sene başında forvette görev alan Tuncay, burada daha başarılı olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Diğer taraftan bundan tam on iki sene önce yine bu sahada iki gol atarak milli takımımızın makus talihini değiştiren Hakan’ın bugün de sahada olması kendisi açısından büyük başarı ama ona bir alternatif çıkaramayan futbolumuz içinde bir o kadar düşündürücü. Ancak bu performansı devam ederse ileriki maçlarda Ümit’in, Necati’nin hatta Ersen’in de Hakan’ın yerine oynatılabileceğini düşünüyorum.
Neticede, tarihimizde ilk defa, Budapeşte’de aldığımız galibiyetin milli takıma katkısı üç puandan çok daha fazla olacaktır. Hafta içindeki Moldova maçına da aynı ciddiyet ve disiplinle çıktığımız takdirde çarşamba günü puan farkıyla lider olacağımızı düşünüyorum. Bu durumdan sonra, her ne kadar cezalarımız da olsa, içinde bulunduğumuz grubun kıymetini bilerek buradan Avusturya’ya gitmemiz işten bile değil.

Perşembe, Ekim 05, 2006

2009 UEFA Finali Saraçoğlu'nda


UEFA dün Slovenya'da yaptığı toplantı sonunda, 2009 UEFA Kupası finalinin, Fenerbahçe'nin Şükrü Saracoğlu Stadı'nda oynanmasını kararlaştırdı. 2 milyon euro yardım yapılacak bu organizasyondan yaklaşık 40 milyon euro gelir bekleniyor.
Slovenya'nın Ljubljana kentindeki UEFA İcra Komitesi toplantısından Türkiye'ye müjdeli haber çıktı ve İstanbul, Şampiyonlar Ligi finalinin ardından, UEFA Kupası finalini de aldı. Böylece 2009 UEFA Kupası finali Şükrü Saracoğlu Stadı'nda yapılacak.Dün akşam saatlerinde çıkan karar, hem Türkiye Futbol Federasyonu'nda, hem de Fenerbahçe'de sevinçle karşılandı. Türkiye 2005'te Olimpiyat Stadı'nda Şampiyonlar Ligi Finali yapmış ve dünya basını uzun süre bu organizasyonun başarısından söz etmişti.

Türkiye'nin en iyisi.2008 UEFA Kupası finalini İngiltere'nin Manchester kentine veren UEFA yaptığı açıklamada, Şükrü Saracoğlu'nun Türkiye'nin en güzel stadı olduğunu vurgularken, şu ifadeyi kullandı:"Türkiye'de tek örnek. İlk kez Türkiye'de atletizm pisti olmayan bir stat olarak dikkati çeken Şükrü Saracoğlu Stadı eski başkanlarının ismi taşıyor".UEFA İcra Komitesi, Şükrü Sarac- oğlu Stadı'nın ismini belirlerken, seyirci kapasitesini, güvenliği, ulaşımı, taraftar konforunu ve reklam potansiyelini kriter olarak aldı. Şükrü Saracoğlu tüm bu özelliklerden tam notla geçti. Önce 2008'e aday olan Türkiye kısa süre önce UEFA'dan gelen çağrı ile yeniden harekete geçmiş ve Şampiyonlar Ligi Origanizasyon Komite Başkanlığı'nı yapan Sami Çölgeçen tarafından yeni dosya hazırlanarak, gönderilmişti. Bu arada Futbol Federasyonu, finalin verilmesinin ardından UEFA Asbaşkanı Şenes Erzik'e, katkılarından dolayı özel olarak telefonla teşekkür etti.

Çalışmalar başlıyor. Türkiye Futbol Federasyonu bünyesinde yapılacak olan çalışmalar bir süre sonra başlayacak. UEFA da, 2009'da yapılacak olan final için Türkiye'ye yaklaşık 2 milyon euro kadar maddi yardım yapacak.Ayrıca yapılan açıklamada İstanbul'daki Şampiyonlar Ligi finalinden 100 milyon euroya yakın para kazanıldığı belirtilirken, UEFA Kupası finalinde en azından 40 milyon euro kazanılacağı hatırlatıldı.Bu arada UEFA, 2008 Şampiyonlar Ligi finalini Moskova Luzhniki, 2009 finalini Roma Olimpiyat Stadı'na verdi.

Fortis Türkiye Kupası Grupları Belirlendi

Fortis Türkiye Kupası’nda kuralar dün İstanbul’da çekildi. Ataköy’deki Olimpiyatevi’nde çekilen kuraya seribaşı olarak katılan dört büyük takımı gruplarda zorlu rakipler bekliyor. Dört grupta 25 takımın mücadele edeceği kupada maraton 25 Ekim’de başlayacak. Gruplarda son maçlar 14 Ocak 2007’de sona erecek. Her grupta ilk iki sırayı alacak takımlar çeyrek finalde oynamaya hak kazanacak. 3 Mayıs’ta oynanacak final maçını kazanan ekip, 45. kupayı müzesine götürecek. Program şöyle;
A) Grubu: 25 Ekim Çarşamba: Galatasaray-Bursaspor, Kayseri Erciyesspor-Karşıyaka (Kayserispor bay)
08 Kasım Çarşamba: Kayserispor-Kayseri Erciyesspor, Karşıyaka-Galatasaray (Bursaspor bay)
17 Aralık Pazar: Bursaspor-Karşıyaka, Galatasaray-Kayserispor (Kayseri Erciyesspor bay)
20 Aralık Çarşamba: Kayseri Erciyesspor-Galatasaray, Kayserispor-Bursaspor (Karşıyaka bay)
14 Ocak 2007 Pazar: Karşıyaka-Kayserispor, Bursaspor-Kayseri Erciyesspor (Galatasaray bay)

(B) Grubu: 25 Ekim Çarşamba: Eskişehirspor-Ankaraspor, Vestel Manisaspor-Trabzonspor (Konyaspor bay) 08 Kasım Çarşamba: Konyaspor-Vestel Manisaspor, Trabzonspor-Eskişehirspor (Ankaraspor bay)
17 Aralık Pazar: Ankaraspor-Trabzonspor, Eskişehirspor-Konyaspor (Vestel Manisaspor bay)
20 Aralık Çarşamba: Vestel Manisaspor-Eskişehirspor, Konyaspor-Ankaraspor (Trabzonspor bay)
14 Ocak 2007 Pazar: Trabzonspor-Konyaspor, Ankaraspor-Vestel Manisaspor (Eskişehirspor bay)

(C) Grubu: 25 Ekim Çarşamba: İnegölspor-İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Fenerbahçe-Gaziantepspor (Sivasspor bay)
08 Kasım Çarşamba: Sivasspor-Fenerbahçe, Gaziantepspor-İnegölspor (İstanbul Büyükşehir Belediyespor)
17 Aralık Pazar: İstanbul Büyükşehir Belediyespor-Gaziantepspor, İnegölspor-Sivasspor (Fenerbahçe bay)
20 Aralık Çarşamba: Fenerbahçe-İnegölspor, Sivasspor-İstanbul Büyükşehir Belediyespor (Gaziantepspor bay)
14 Ocak 2007 Pazar: Gaziantepspor-Sivasspor, İstanbul Büyükşehir Belediyespor-Fenerbahçe (İnegölspor bay)

(D) Grubu: 25 Ekim Çarşamba: Bucaspor-Beşiktaş, Ankaragücü-Çaykur Rizespor (Gençlerbirliği bay)
08 Kasım Çarşamba: Gençlerbirliği-Ankaragücü, Çaykur Rizespor-Bucaspor (Beşiktaş bay)
17 Aralık Pazar: Beşiktaş-Çaykur Rizespor, Bucaspor-Gençlerbirliği (Ankaragücü bay)
20 Aralık Çarşamba: Ankaragücü-Bucaspor, Gençlerbirliği-Beşiktaş (Çaykur Rizespor bay)
14 Ocak 2007 Pazar: Çaykur Rizespor-Gençlerbirliği, Beşiktaş-Ankaragücü (Bucaspor bay)

Kilit Maç Palermo


03.10.2006

UEFA kupası’nda merakla beklenen gruplar belli oldu. Fenerbahçe’nin de içinde bulunduğu H Grubu kupanın en zorlu grubu oldu. Fenerbahçe’nin eşleştiği Newcastle, Celta Vigo, Palermo ve Frankfurt Avrupa’da ismini başarılarıyla duyurmuş ya da liglerinde çok iyi durumda olan ekipler. Fenerbahçe’nin bugünkü durumuyla bu grupta üçüncü bile olması başarı olur. Gerek teknik direktör meselesi, gerek kadronun yeni kurulmuş olması gerekse yüzüncü yıl baskısı Fenerbahçe için en az rakipleri kadar zorlu etkenler. Ancak her şeye karşın, Fenerbahçe’nin elindeki futbolcular göz önüne alındığında bu gruptan çıkma olasılığının da olduğunu belirtmek gerekir. Bunu yapabilmek için öncelikle futbolcuların kafa olarak maçlara çok motive bir şekilde hazırlanması ve artık turnuva maçlarının gerektirdiği gibi oynaması gerekir. Mesela ilk maçın deplasmanda olması bu açıdan bir avantaj olarak görülebilir, zira buradan alınacak tek puan dahi başarı sayılacağından, İngiltere’de oynanacak kontrollü ve akılcı bir oyun sonucu maçlara puanla başlanması ve akabinde İstanbul’da Palermo karşısında alınacak yine en azından bir puan sonraki maçlarda alınacak galibiyet ya da galibiyetlerle turun kapısını tamamen açar.
Rakiplerimizi tek tek inceleyecek olursak; Newcastle, her ne kadar ligde yedi maçta aldığı dört yenilgi ve bir beraberlikle sezona iyi başlayamamış olsa da İngiliz temsilcisi özellikle kendi evinde her maçta mutlak favori olacaktır. Owenlı, Emreli, Rossili ve Dufflı kadroda tam on bir yabancı futbolcu bulunuyor.
Palermo, İtalya’da bu sezonun flaş ekiplerinden biri. Ligde ilk beş haftada sadece Empoli’ye yenilen mavi-siyahlılar diğer dört maçından galibiyetle ayrıldı. Sadece iki yabancısı olmasına karşın çok iyi bir uyum ve başarı yakalayan İtalyan ekibinin grubu lider tamamlaması kimseyi şaşırtmamalı.
Almanya’nın UEFA Kupası sahibi takımlarından olan Frankfurt bu sezon aldığı beraberliklerle dikkat çekiyor. Geride kalan altı haftada sadece bir galibiyet alıp kalan maçlarını beraberlikle tamamlayan kırmızı-siyahlılar topladıkları sekiz puanla dokuzuncu sırada bulunuyor.
Celta Vigo, İspanya’nın mütevazı ekiplerinden biri. Her ne kadar başarılı bir futbol ekolünden geliyor olsalar da ilk beş haftada sadece bir galibiyet ve bir beraberlik almayı başardılar. Kadrosunda beşi Brezilyalı tam on iki yabancı bulunduran mavi beyazlı takımın bu gruptan çıkması çok büyük sürpriz olur. Celta Vigo’nun futbol dışında enteresan bir özelliği de bölgesinin biz Türkleri hor gören bir bölge ve orada yaşayanların da Türk sözcüğünü bir aşağılama ifadesi olarak kullanmalarıdır. Bu bölgenin bir diğer takımı olan Deportivo ile ezeli rekabetlerinde Deportivolılar’a hakaret anlamında “Türk” diye hitap etmeleri ve buna karşılık Deportivolular’ın bu hitabı hakaret yerine onur saymaları dolayısıyla, Deportivo’nun evindeki her maçta tribünlerde en az bir tane Türk bayrağı asılı duruyor.
Sonuç olarak her ne kadar ölüm grubu olsa da, artık kendisine Şampiyonlar Ligi hedefleri koyan Fenerbahçe’nin bu gruptan çıkması gerekir. Gruptaki rakipler, Almanya, İtalya, İspanya ve İngiltere gibi futbol ülkelerinin temsilcileri ama en azından en büyükleri değil. Fenerbahçe’nin gruptan çıkabilmek için öncelikle ayın on sekizine kadar kendi içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtulması gerekir. Ziko ile bu aşamada yolları ayırmak kimseye bir şey kazandırmaz. Futbolcu transferi de yapılamayacağına göre artık herkesin hedefe kilitlenip “bu gruptan nasıl çıkarız”ı düşünmesi gerekir. Bu şekilde işini ciddiye alan Fenerbahçe’ye sonsuz başarılar.

Beşiktaş Güçlü Halka

Beşiktaş’da, Fenerbahçe gibi çok zorlu bir gruba düştü. Rakipleri Leverkusen, Tottemham, Dinamo Bükreş ve Club Brugge Uefa’da iddia sahibi takımlar. Beşiktaş’ın bu gruptan çıkması başarı olmakla birlikte tıpkı Fenerbahçe gibi Beşiktaş’ın da bu grubu en azından üçüncü tamamlaması gerekir. İlk maçta Totenham’ı Beşiktaş’ın mutlaka mağlup etmesi gerekir. Zira gerek İnönü’nün atmosferi gerekse rakibin gücü dikkate alındığında ilk maçta alınacak üç puanın kalan maçlara da yansıyarak Kara Kartallar’ı gruptan çıkaracağını düşünüyoruz. Bu anlamda nispeten grubun en rahat maçının ilk maç olması Beşiktaş için avantaj olarak görülebilir. Akabinde Bükreş’e gidecek siyah beyazlılar eğer bu maçtan puan çıkarabilirlerse gruptan çıkmayı çok büyük oranda garantiler ancak bu maçtan puan beklemeden Beşiktaş’ın öncelikle savunmayı sağlam tutup, dayanabildiği kadar dayanması gerekir. Gruptaki üçüncü maçta da Beşiktaş Belçika temsilcisini İnönü Stadı’nda mağlup edecek güçtedir. Bu tip maçlarda Tigana’nın başarılı olacağını tahmin ediyoruz. Beşiktaş’ın son maçı için de deplasman tabirini kullanmak çok doğru olmaz, zira gurbetçi vatandaşlarımız Bay Arena’yı İnönü’ye çevirecekler ve Beşiktaş’ı sonuna kadar destekleyeceklerdir. Şu anda hem Tigana hem de kadro yetersizliği gibi sorunlarla mücadele eden Beşiktaş’ın maç gününe kadar Delgado ve Richardinho’yu mutlaka hazır hale getirmesi, savunma ve hücum oyuncularını da mutlak suretle forma sokması gerekiyor. Hücumdan ziyade savunma oynamayı seven Tigana’nın bu özelliğini özellikle deplasman maçlarında ortaya koyması ve kalabalık ortasahanın önüne koyacağı tek forvet Nobre ile bu maçlarda gol arayarak başarılı olacağını tahmin ediyoruz.
Rakipleri tek tek incelersek, Bayer Leverkusen, kadrosundaki on üç yabancıyla Bundesliga’nın ortalama bir takımı olarak göze çarpıyor. İlk altı haftada alınan iki galibiyet ve iki beraberlik takıma sekiz puan kazandırmış. Takımın en etkili isimleri, Schneider, Barbarez ve Babic. Leverkusen’le deplasmanla oynayacak olması Beşiktaş için çok önemli, zira oradaki gurbetçilerimiz maçta İnönü’yü aratmayacaklardır.
Dinamo Bükreş, Rapid ile Romen futbolunun son yıllarda çıkış yakalayan iki ekibinden biri. Bu sezon ligde oynadığı on maçı da kazanan Dinamo, hazırlık ve UEFA maçları da hesaba katıldığında dahi sadece bir beraberlik alarak müthiş bir grafik yakalamış durumda. Başa güreşeceğini tahmin ettiğimiz Romen takımı ile Beşiktaş’ın deplasmanda oynayacak olması düşündürücü.
Club Brugge, kadrosunda çok önemli yıldızlar bulundurmamakla birlikte oturmuş kadrosu ile tüm takımlar için tehlike teşkil ediyor. Ligde sekiz maçta topladığı on altı puanla üçüncü sırada bulunan mavi siyahlıları Beşiktaş’ın İnönü’den puansız göndermesi gerekir.
İngiliz temsilcisi Tottenham be sene ligde yedi maçta aldığı dört yenilgi ve bir beraberlikle taraftarlarını hayal kırıklığına uğrattı. Bir zamanların Avrupa’da en başarılı ekiplerinden biri olan Tottenham ile Beşiktaş’ın İstanbul’da karşılaşacak olması bizim için büyük avantaj. Kadrosunda on üç yabancı bulunan Tottenham’ın bu gruptan çıkacağını düşünmüyoruz.
Sonuç olarak, her ne kadar Beşiktaş şu an çok büyük belirsizlikler yaşıyor olsa da bu gruptan çıkması kimseyi şaşırtmaz. Ülke puanımız açısından çok önemli olan bu sezonda diğer takımlarımız gibi Beşiktaş’a da yürekten başarılar.

Zico


09.08.2006
“İyi futbolcular iyi teknik adam olamaz çünkü onlar futbolu küçümserler.”
Deplasmanda oynanan ilk karşılaşma için Zico’dan herkes gibi daha savunmaya yönelik bir kadro beklerken, sahaya çıkan on biri görünce gözlerimize inanamadık. Zira Anelka’nın da katılmasıyla Fenerbahçe bugüne kadar hiç olmadığı kadar ofansif bir takım haline gelmiş, hızlı Kiev oyuncularını durdurmak ya da durduramamak sadece Appiah ve Mehmet’e kalmıştı.
Maçın ilk saniyelerinde yenen gol bir tarafa, ilk otuz dakikada D.Kiev, maçı çok rahat 3-0’a taşıyabilecek pozisyonları buldu. Rakibe baskı yapamayan Fenerbahçe ortasahasını dikine kolaylıkla geçen Ukrayna ekibi her an kalemizde pozisyon yarattı, neredeyse kusursuz oynayan Rüştü’nün yetersiz kaldığı anlarda şans bizden yanaydı ve bu şekilde olası bir fark engellendi. Özellikle ilk yarıda, Ukraynalılar’ın aksine Fenerbahçeli futbolcular sanki ilk defa bir arada oynuyormuş gibi uyumsuz, maçtan önce bir maç daha yapmışlar gibi yorgun ve bitkin görünüyordu. Elbette bunun nedeni Tümer-Alex ikilisinin yürüyerek oynamasının yanında çok koşan ve hızlı kapanan D.Kiev ortasahası ve savunmasıydı.
Aslında sahaya Tümer, Alex, Anelka, Tuncay gibi dört hücumcu ya da başka değişle savunma yapmayan oyuncuyla başlayan Zico daha baştan rakiinin ekmeğine yağ sürmüş oldu. Çünkü dünyanın hiç bir takımı hele hele deplasmanda oynanan ilk karşılaşmada oyuna bu kadro ile başlamaz, eğer başlarsa ya bugünkü gibi farklı yenilir ya da şansı varsa az farklı yenilir. İşin düşündürücü yanı da onca ileriye dönük “yıldız”a karşın Fenerbahçe’nin golü bir duran toptan bulmasıydı.
İlk yarıyı neredeyse olağanüstü bir şekilde sadece bir gol yiyerek tamamlayan Fenerbahçe, ikinci yarının hemen başında Mehmet ile altın bir gol buldu. Bu dakikadan sonra biraz da yenen golün karamsarlığına kapılan D.Kievli oyuncular karşısında Fenerbahçe topa daha çok sahip oldu ve daha atak göründü. Ancak hala D.Kiev’in her atağı gol kokuyor ekran başından Zico’ya değişiklik yap, savunmaya dön diye bağırıyorduk ki Zirkovski’nin oyuna sonradan girip takımını canlandırmasından sonra bir köşe vuruşundan ikinci golü ağlarımızda gördük.
Yenen bı ikinci gol tam anlamıyla bir fiyaskoydu. Çünkü daha önce iki sefer aynı şekilde arka direğe ortalanan köşe vuruşlarından ilki doğrudan auta çıkmış, ikincisini Rüştü ayaklarıyla önlemişti. Belli ki Kievli futbolcular bu pozisyonlara çalışmış ve köşe vuruşlarını bu şekilde değerlendiriyorlardı. Ancak futboldan uzaktan yakından ilgisi olmayanların bile gördüğü bu durumu göremeyen Zico ya da uygulayamayan futbolcular nedeniyle ikinci golü yemekten kurtulamadık.
Sonuç olarak Zico’nun iyi niyetli “rakibe göre değişmeyen” hücumcu futbol anlayışı, en az Daum’un kapalı futbolu kadar eleştiriye açık. Ortada bu kadar gol atmaya neden olacak bir sebep yokken bu şekilde bir kadroyla maça başlamak çok büyük, bereberliği yakalamışken hala gol peşinde koşmak daha büyük bir hataydı. Artık, D.Kiev’in deplasmanda daha başarılı oynayan bir ekip olması nedeniyle, Fenerbahçe’nin yoluna UEFA Kupası’nda devam edeceğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Hatta bugünkü skordan sonra İstanbul’daki maçı da D.Kiev kazanacaktır. Hoş bu şekilde Şampiyonlar Ligi’ne katılmasındansa Fenerbahçe’nin UEFA’da oynaması daha hayırlı olacaktır.
Son söz ne hiç bir varlık gösteremeyen Tümer’e ne de sahada yürüyen Anelka’ya; son söz Alex De Sousa’ya... Küçük maçların büyük oyuncusu olmaktan bu sene de kurtulamayacak gibi görünüyor Alex. Karşısında biraz koşan bir adam olduğu zaman bırakın koşmayı o sihirli dediğimiz ayakları topa sahip olmakta dahi zorlanıyor. Bu şekilde değil Brezilya milli takımı Fenerbahçe’nin zor maçlarında bile yeri olmamalı bence Alex’in. Ancak Zico’dan sonra takımdaki konumu düşünülünce sahadan son çıkacak futbolcu yine kendisi. Bu nedenle, böyle devam ederse bu sorun başta Zico olmak üzere tüm Fenerbahçeliler’in başını çok ağrıtacak gibi.
Bugünkü karşılaşma sadece Fenerbahçe’nin ilk ciddi sınavında sınıfta kalıp yüzüncü yılda şampiyonlar ligi macerasının daha başlamadan bitmesine de neden olmakla kalmadı ileride Fenrbahçe’yi ne kadar büyük tehilelerin beklediğinin de bir gösterdesi oldu. Öte yandan “iyi futbolcudan iyi teknik adam olmaz” teorimiz de bir kez daha doğrulandı. “İyi futbolcular iyi teknik direktör olmaz çünkü onlar futbolu küçümserler.”
Gecenin sevindirici haberi Ali Sami Yen Stadı’ndan geldi. Her ne kadar adını daha önce duymasak da bundan önce iki tur geçerek Galatasaray’ın rakibi olan Çek takımını sarı kırmızılılar farklı mağlup ederek şampiyonlar ligine katılmayı büyük ölçüde garantiledik. Ne kadar kadro, teknik direktör ya da yönetim eleştirisi olursa olsun Galatasaray’ın Avrupa’da bir başka oynadığı su götürmez bir gerçek. Bu gecenin iki yıldızı Arda ve onu sahaya süren Geretz oldu. Sadece Arda değil, Ferhat, Aydın gibi nice genç futbolcuya sahip çıkıp onları en krıtik maçlarda oynatmaktan geri durmayan Geretz belki de önümüzdeki on yılın Galatasaray’ını hazırlıyor. Her ne kadar kadro yapısı ve sistemi itibariyle Şampiyonlar Ligi’nde zorlanacak olsa da, Galatasaray’ın rakip kim olursa olsun kişiliği ile oynayacağı kesin.

Teknik Adam Seçimi

Sezon başında göreve getirilen Ziko, futbol anlayışını hücum olarak tanımladı ve hem taraftarlarına hem de rakiplerine bol gollü ama yediğinden fazla atacağı maçlar taahhüt etti. İlk maçta da Erciyesspor’u farklı mağlup eden Zikolu Fenerbahçe mutlu günler yaşıyordu. Ancak haftalar ilerledikçe, ortaya çıkan sorunlar, gerek savunmada gerekse hücumdaki eksiklikler takımın sadece Şampiyonlar Ligi’ne katılamamasına yol açmadı, Süper Lig’de de ilk yenilgi geldi. Bu olumsuzlukları yeni oyuncuyla ortadan kaldırmak isteyen yönetim dört transferle bir anda Ziko’nun eline geniş ancak uyumsuz bir kadro teslim etti. Bu aşamadan sonra hem eleştirilerin, hem alınan oyuncuların hem de taraftarların baskısıyla Fenerbahçe, hücumdan vazgeçmiş, klasik ama katı 4-4-2 ye dönmüş oyun içerisinde oyuncu değişikliklerinden başka bir esnekliği olmayan bir kadroyla maçlara çıkar hale gelmişti. Her şeye karşın rakiplerinden önde olan ve Uefa’da gruplara kalmayı başaran sarı lacivertli camia tam rahat bir nefes almıştı ki dün akşamki yenilgi tüm sevinci, isteği, morali hatta bazıları için umudu alıp götürdü.
Fenerbahçe, Kadıköy’de, rakibi kim olursa olsun her maça 1-0 önde başlar. Eğer maçı kaybediyor ya da berabere kalıyorsa bilin ki rakibi Fenerbahçe’den çok üstün oynamıştır. Zira o atmosfer, destek, görkem ve kalabalık o kadar güçlüdür ki, takıma moral vermenin yanında rakibin de moralini bozar. Böyle bir ortamda, üstelik rakiplerinden ikisi puan kaybetmişken, lige ara verileceği bir dönemde alınacak üç puanla çok büyük bir avantaj yakalayabilecekken sahaya çıkan on bir yorgun ve argın futbolcunun umursamazlıkları sadece tribünlerdeki 42.000 kişiye değil dışarıdaki milyonlara da eziyetten başka bir şey değildi. Kötü futbolun nedenlerini yedek kulübesinin kullanılmaması, oyun içinde oyuna göre değişiklik yapılamaması ya da futbolcuların formsuzluğu olarak gösterebiliriz ama tüm bu göstergeler devamlı bir kişide birleşiyor; o da Artur Ziko.
Fenerbahçe’yi çok kariyerli bir hocanın çalıştırması lazım. Bu kişi sadece teknik anlamda başarılı, futbolu bilen birisi değil aynı zamanda tecrübesi ve ağırlığıyla hem futbolculara hem de medyaya söz geçirebilen ama onların kendisine söz geçiremediği biri olmalı. Daum bu işi kısmen yapsa da son dönemlerde Fenerbahçe’yi çalıştıran ne Lorant, ne Zeman, ne de Denizli bu işi başarabildi. Kurulan onlarca milyon dolarlık kadrolar “beraber kariyer yapacağız” söylemiyle tanınmamış isimlere teslim edildi ve bu dönemlerde alınan başarılar hiçbir zaman kalıcı olamadı. Formula-1’de Ferrari’nin yıllardır başarılı olma nedeni en teknolojik araçla en iyi sürücünün birlikteliğinden kaynaklanıyor. Formula-1’in her anlamda en başarılısı olarak gösterilen Ferrari ile teknik ve becerisiyle rakiplerinden üstün olan Michael’in birlikteliğinden ortaya seyrine doyum olmayan yarışlar çıkıyor. Yoksa ne Ferrari acemi ellerde başarılı olabilir ne de Schumacher kötü araçlarda.
D.Kiev yenilgisinden sonra yapılmayan teknik direktör değişikliğinin bu aşamada yapılmasının faydalı olacağı kanısında değiliz. Ancak Ziko’nun da acilen bu büyük hatalarından kurtulması, gerekirse 24 saat kendileriyle birlikte olarak futbolculara bir hava yakalatması, alınan bu yenilgileri camiaya unutturması gerekir. Aksi takdirde, Fenerbahçe çok kaygan bir camiadır. En ufak bir başarısızlık belirtisinde teknik heyetten başlamak üzere başkana kadar herkesin koltuğu sallanır.

Pembe Gözlük

Bu sene Galatasaray’ın her Avrupa maçından sonra dönüp dolaşıp lafı Ali Sami Yen’e getireceğiz. Bunun nedeni ise oynana her maçtan sonra daha iyi anlaşılıyor. İlk maçta Olimpiyat Stadı’nda Şampiyonlar Ligi’ne kötü bir başlangıç yapan Galatasaray, Liverpool maçı öncesi kendisine hiç şans tanınmayan bir şekilde İngiltere’ye gitti. Halbuki ilk maçta üç puan bir Galatasaray, Liverpool maçına hem bu moralle hem de özgüvenle çıkacak, rakibi de bu oranda kendisinden çekinecekti.
Dünkü maçın kaderini maalesef yine savunma hataları çizdi. Ancak bu savunma hatalarının diğerlerinden farkı takım savunmasından ziyade bireysel olmalarıydı. Beşiktaş maçında sahada yıldızlaşan Song’un dünkü performansını Kamerun milli takımı teknik direktörü gördüyse, kendisini takıma çağırmadan önce iki kere düşünecektir. Buna geçen seneden beri sıkıntı yaşayan Tomas’ın da bu formsuzluğundan kurtulamayışı eklenince ilk on beş dakikada maçın gidişatı büyük oranda belli oldu. Aslında çok pozisyon üretemeyen ancak sağlı sollu ortalarla ve diri orta sahasıyla Liverpool, seyircisinin verdiği ivmeyle ilk yarı sonunda soyunma odasına moralli gitti. İkinci yarının hemen başında, yine ceza sahasında markajsız kalan Crouch farkı üçe çıkarırken sadece İngilizler değil biz de artık bu maçın farka doğru gideceğini düşünmeye başlamıştık. Bu noktada yapılan iki değişiklik bir anda sahadaki tabloyu tersine çevirdi. Ümit Karan’la bulunan iki gol, Anfield Road’da buz gibi bir hava yarattı ve kalan dakikalar Liverpool’un zaman geçirmeleri, Galatasaray’ın da eski günlerinde olduğu gibi rakibine sahayı dar etmesiyle geçti.
Burada Geretz’in Ümit Karan tercihi son derece doğruydu. Zira maça Ümit’le başlasa bu futbolcu bu derece kendini unutturup gol yollarında başarılı olamayabilirdi. Ümit’in oyuna sonradan dahil olması ve hücumdan adam çıkmadan bu değişikliğin yapılması Liverpoll savunmasını adam paylaşmada ciddi anlamda sıkıntıya soktu. Ancak takımın en tecrübeli oyuncularından Hasan’ın ilk on birde başlaması hem kendisi hem de takımı adına daha hayırlı olurdu. Bu tip maçlarda daha performanslı oynayan Hasan dikkat edilirse oyuna girdikten sonra gerek rakibi bozmada gerekse arkadaşlarına pozisyon hazırlamakta çok etkili oldu.
Bugün bakıldığında, yenilmesine karşın, Galatasaray’ın ikinci yarıdaki performansı sadece bizim tarafımızdan değil tüm maçı izleyenler tarafından takdirle karşılandı. 3-0 gerideyken, deplasmanda Liverpool karşısında skoru 3-2’ye getirmek, sahadaki ve tribündeki Liverpoollular’ın dizlerini titrekmek, yerli yabancı medyanın alkışı almak hiç de kolay bir iş değil. Anack olayın bir de gerçeklik boyutu var. Tüm bu pembe olaylar asla gözümüzü boyayıp olayların gerçek yüzünü görmemizi engellemesin. Sonuçta Galatasaray Liverpool’a mağlup olmuştur ve yenilgi hiç bir şartta olumlu kabul edilemez. Sadece atılan golleri görüp başkalarının bizim hakkımızda söylediği güzel sözlerle mest olurken çok basit hatalarla yenen üç golün de unutulmaması gerekir. Aksi takdirde olaylardan ders çıkaracağımıza kendi küçük dünyamızda eğlenmeye dalar ve bu uykudan öyle büyük bir sürprizle uyanırız ki o zaman, her şey için çok geç olur. Dünkü belirli dakikalardaki iyi futbol sadece PSV maçına yansıdığı oranda başarı sayılacaktır.
Galatasaray için bu maçın sadece ufak bir moral olması ve sarı kırmızılıların, ayın on sekizinden başlamak üzere daha dikkatli bir şekilde Avrupa maçlarına devam etmesi gerekir. Ancak hemen itiraf edelim ki önümüzdeki PSV maçında da Ali Sami Yen’i çok arayacağımızı düşünüyoruz.

İkisini Birden

18.09.2006
Derbide gülen taraf Galatasaray oldu. İlk beş haftada sadece bir galibiyet alabilen Galatasaray, hafta içinde güzel bir galibiyet alan rakibi karşısında zorlanmasına karşın sahadan üç puanla ayrıldı ve bu sonuçtan sonra Beşiktaş, Trabzonspor’dan sonra ikinci derbisini de kaybetmiş oldu. Bir satranç maçı gibi gelişen, iki takımın da öncelikle savunmayı düşünmesi nedeniyle fazla gol pozisyonu görülmeyen ve son yarım saat iki takımda da yorgunluk görülen karşılaşmanın sonucunu Ümit’in penaltı golü tayin etti ve sarı kırmızılılar haftayı on bir puanla kapadı. Galatasaray’la başlarsak ev sahibi takım bu maçta ilk haftalardan farklı bir oyun sergileyemedi ancak Ali Sami Yen’in atmosferi ve derbi maçın havasıyla maça süratli başladı ve pozisyonların ardından golü de buldu. Hasan’ın yerine Ayhan’la maça başlayan Geretz, forvette Hakan-Ümit ikilisine şans vermişti. Hasan sakatlanınca oyuna İliç girdi ve Ayhan’ın solda oynaması nedeniyle Arda orta sahanın sağına zaman zaman da ortasına geçti ve her bölgede gayet başarılı oynadı. Galatasaray, soyunma odasına skor avantajıyla gidince ikinci yarı öncelikle gol yememeye özen gösterdi. Bu noktada üzerine büyük yük binen Song’un sahanın yıldızı olduğunu belirtmek gerekir. Kamerunlu’nun sezon başından beri yükselen grafiği bugünkü karşılaşmada çok üst düzeydi. Beşiktaş savunması aslında tam Ümit ve Hakan’ın karşılarında olmasını istediği gibiydi. Penaltı pozisyonu da dahil olmak üzere ceza sahasına atılan her uzun top Hakan ve Ümit’in kontrolünde tehlikeli şutlara dönüştü. Galatasaray’ı eleştireceğimiz nokta savunma yaptığı dönemde rakibini az adamla yakalama şansı bulmasına karşın, hızlı hücum oyuncuları olmadığı için bu pozisyonları değerlendirememesidir. Özellikle Şampiyonlar Ligi’nin deplasman maçlarında Galatasaray yine bugünkü gibi başarılı savunma yapmalı ama fırsatını bulduğunda da hızlı bir şekilde kontraatağa çıkabilmelidir. Diğer taraftan yine Beşiktaş’ın savunma zaafları nedeniyle top yapmasına gerek kalmayan ve bu ndenle bu maçı tabiri caizse “kotaran” Galatasaray’ın orta alnada biraz daha topa sahip olarak hazırlık paslarıyla ceza sahsına girmesi gerekir. Önümüzdeki hafta da Trabzonspor ile oynayacak olan Galtasaray rakibine oranla daha hazır ve moralli olması nedeniyle galibiyete yakın görünüyor ancak bir beraberlik de sürpriz olmaz.
Beşiktaş’a gelince... Kara Kartallar’ın çok eleştirdiğimiz savunma zaafları elbette ki İbrahim ve Gökhan’ın oynayamamasından kaynaklanıyor. Onların yerine sahada olan Baki ve Koray hava toplarında gerek boyları gerekse yer tutuşları açısından o kadar etkisiz kaldılar ki Galatasaray’ın her şişirdiği top Hakan ve Ümit’le buluşup tehlike haline geldi. Savunmaya yönük ortasaha oynayan Kleberson bu sene bir türlü vasatı aşamıyor. Hep söylediğimiz M.United’daki gibi basit ve risksiz oynamaya çalışması gereken Kleberson çektiği olur olmaz şutlarla (Fenerbahçe’deki Appiah gibi) takımının pozisyonlarını olumsuz etkiliyor. Orta alanında Richardinho ile başlayan Tigana, bu oyuncuyu Delgado ile birlikte oynatma yanlışından vazgeçmiş görünüyor ama kendisinin gözden kaçırdığı bir gerçek var ki o da hücüm hattında. Beşiktaş’ın forvetleri Nobre ve Bobo, birinin atına karbon kağıdı koyulmuşçasına tıpa tıp iki forvet. Bu oyuncuların top sürme ya da çalım atma gibi becerileri yok ancak son vuruşlarda, özellikle altı pas içinde, etkili oluyorlar. Bu nedenle bu oyunculara bol bol sağdan, soldan hatta ortadan ortalar yapmak gerekir ancak gelin görün ki Beşiktaş’da bunu yapacak en ideal isim İbrahim Üzülmez, bir başka değişle Beşiktaş’da böyle bir oyuncu yok. Nobre ya da Bobo’nun, Delgado ya da Richardinho’nun ara paslarıyla tehlike yaratmakta çok zorlanır. Beşiktaş’da çok kaliteli oyuncular var ancak bu oyuncularmalesef birbirleriyle uyumlu değil. Bu sorunu Tigana nasıl aşar ya da aşamaz onu zaman gösterecek. Önümüzdeki hafta İnönü’deki maçın mutlak favorisi Beşiktaş, zaten Ankaragücü karşınında olası bir puan kaybı Beşiktaş’ın bu senesini de heba eder.
Hafta içinde galip gelmesine karşın, rakibinin gücü göz önüne alınarak, sert şekilde eleştirilen Fenerbahçe, bugün de etkisiz futbolunu Sivas’da sürdürdü ve sahadan bir puanla ayrıldı. Aslında Fenerbahçe bu maçta geçen maçlara oranla daha organize görünüyor, bloklar arası mesafeyi kısa tutarak ve kademe yaparak rakibe gol pozisyonu verilmiyordu. Kezman’ın golüyle skor avantajı da yakalamasına karşın sarı lacivertliler, bu senenin en büyük problemi olmaya aday olan yan toplardan birinde kalesinde beraberlik golünü gördü ve karşılaşama bu skorla tamamlandı. Ligde altıncı hafta geride kaldı ancak Fenerbahçe’nin kadrosu kurulalı sadece üç hafta oldu. Lig başladıktan sonra alınan dört oyuncunun bir anda takıma adapte edilmesinin oluşturduğu tehlike özellikle son maçlarda iyice su yüzüne çıktı. Zira geçtiğimiz üç sezonda Fenerbahçe takımın kemikleşmiş yapısını bozmadan bir ya da iki ilk on bir oyuncusu transfer etmişken, bu sene, hatta sezon başladıktan sonra, tam dört oyuncu alarak oyunculara uyum süresi tanımadı. Aslında Fenerbahçe’nin ayrılan oyunculardan sonra transfer yapması şarttı ama yanlışlık bu transferlerin zamanlaması oldu. Yapılan dört transfer incelendiğinde Edu ve Daivid’in henüz hiç bir varlık göstermediklerini söylemek gerekir. Bu nedenle Ziko’nun bu iki oyuncu yerine ilk on bire Önder ve Tümer’i monte etmesi daha doğru olacaktır. Diğer taraftan genel kanının aksine Lugano ve Kezman’ın doğru transferler olduğu kanısındayız. Lugano’nun bugünkü maçtaki pozisyon hatası kendisine bir kırmızı karta mal olurken yaptığı faulun profosyonelce olduğu bile savunulabilir. Savunma oyuncuları geldikten sonra Fenerbahçe sezon başındaki sürekli saldırma şablonundan biraz daha oturaklı oyun sistemine döndü.Dikkat edilirse Lugano’nun gelişinden sonra Fenerbahçe’de savunma hataları ve rakip takıma verilen pozisyon sayısı azaldı. Dahası Lugano topu oyuna sokmakta da en az Luciano kadar başarılı görünüyor. Elbette Lugano’nun da bazı pozisyonlarda daha çabuk ve dikkatli olması gerekir ve hava toplarında eksikleri var ancak Lugano’nun, herhangi bir sakatlık ya da aksilik olmazsa, Fenerbahçe savunmasında en az iki üç sene ve her teknik adamla çalışacağını düşünüyoruz. Kezman ile Fenerbahçe, isteyerek ya da istemeden, yıllardır özlemini kurduğu forvet tipine kavuştu. Bu futbolcunun başarılı olup olamayacağı bir tarafa Kezman, yıllardır alınmak istenen, hızlı, koşan, mücadele eden; klasik 9 numara bir oyuncu. Verilen para göz önüne alındığında Kezman’ın da performansı yetersiz ancak takımda taşlar yerine oturduğunda ya da bir başka değişle futbolcular birbirine alıştığında Kezman’ın da kalitesi ortaya çıkacaktır diye düşünüyoruz. Fenrbahçe’nin bu seneki en büyük problemi yan toplar. Rüştü, cepheden Avrupa’nın sayılı kalecilerinden biri ancak yan toplarda bir o kadar zayıf. Bu sene yenilen goller incelendiğinde bunların bariz bir şekilde, ölü top ya da yandan yapılan ortalar olduğunu görüyoruz. Bu soruna Ziko’nun acilen bir çözüm bulması gerekir ve bu noktada Edu-Önder değişikliği yine gündeme gelmektedir. Fenerbahçe’nin bugünkü ideal kadrosu şöyle olmalıdır: Rüştü, Ümit, Önder(Can), Lugano, Kerim,önlerinde Mehmet, Appiah, Alex, forvet arkasında Tümer ve ileride Tuncay ve Kezman. Önümüzdeki hafta Konya deplasmanında Lugano’nun da cezası nedeniyle büyük olasılıkla Önder ile başlayacak Fenerbahçe’nin üç puan alması için bugünkünden daha istekli oynaması ve olumlu pas yüzdesini yükseltmesi gerekir. Bu maçın ardından tıpkı Tigana ve Geretz gibi Ziko da koltuğu sallanan teknik direktörler kervanına katıldı. Kulislerde Ersun Yanal ismi söylene dursun, Ziko’nun enteresan bir yönü de ligimizi hiç tanımıyor ve bu nedenle İspanya, İtalya ligi gibi takımların birbirine denk olduğu bir lig sanıyor olması. Sakarya maçından sonra “hala lideriz” açıklaması ya da bugün deplasmanda alınan bir puandan memnun olması bunun en büyük göstergesi. Hatta bugün maç 1-1 giderken oyundan Tuncay ve Kezman’ı aldı ve yanlış anlamadıysak skoru korumaya gitti. Bu nedenle birinin Ziko’ya acilen ligimizin özelliklerini, dört büyüklerin her yerde galip gelmesinin beklendiğini ve galibiyet dışındaki tüm sonuçların puan kaybı kabul edildiğini söylemesi gerekir. Bakalım Lazaroni’den sonra büyük takım hocalarından hangisi önce gidecek ama sezon ortasında yapılan değişikliklerin takımlara fayda getirmediğini kabul etmek gerekir.
Toparlarsak, ligimizde futbol çok yavaş ve kalitesiz oynanıyor. Fizik seviyemiz o kadar kötü ki maçların altmışıncı dakikasının sonraları herkes oyundan düşüyor. Geçen senelerin aksine küçük takımların yabancıları iyi ancak büyük takımların yabancıları vasatı henüz aşamadı. Bu durumun bol bol puan kayıplarına yol açacağına inanıyoruz. Kötü yabancılar nedeniyle takımların uyumsüresi de bir hayli uzuyor. Bugün itibariyle ligimizin en hazır takımı Kayserispor ve fizik kapasitesi en yüksek takımı lider V.Manisaspor. Bu nedenle Avrupa’da en kolay maçlarda dahi zorlanıyoruz. Avrupa demişken kimse hayal görmesin bu sene, savunma yapınca hücum edemeyen, saldırıken geride çok pozisyon veren, kısacası ikisini birden yapamayan bu takımlarımızla Avrupa’da, hangi kupa olursa olsun, başarılı olmamız olanaksız.

Büyük Resim

20.05.2006
Çok çekişmeli ve nefes nefese geçen sezonun ardından yine çok sıcak gelişmeler yaşanıyor. Ülke futbolumuzun normal bir özelliği olarak sezonu “başarısız” kapatan Fenerbahçe, bu sıcak gelişmelerin tam merkezinde. Christoph Daum’un belirsiz durumu, Nobre’nin Beşiktaş’a gitmesi, Luciano’ya teklif götürülmemesi ve en son Aziz Yıldırım’ın istifası futbol kamuoyunda tam anlamıyla şok etkisi yarattı. Diğer takımlarda sadece, rutin, futbolcu alma çabaları sürerken Fenerbahçe’de bu olayların yaşanması futbolumuzun maalesef ne kadar basit, skor odaklı ve sığ olduğunun kanıtından başka bir şey değil; acaba Appiah’ın maçın son anlarındaki vuruşu gol olsaydı ne olurdu?
Sonunda Yıldırım istifa etti. Kimine göre efsane, kimine göre Türk Futbolu için zararlı, kimine göre de Fenerbahçe’ye düşman kazandırmaktan başka bir iş yapmayan başkan, bugün görevinden ayrıldığını açıkladı. Kısaca bir hafızamızı yoklarsak: 15 Şubat 1998’deki kongrede Fenerbahçeliler’in, Ali Şen’in devamı niteliğindeki başkan adayı Vefa Küçük’ü ısrarla istedikleri seçimleri, o ana kadar pek adı sanı duyulmamış 47 yaşında genç bir iş adamı, hem de sadece bir oy farkla kazandığında kimse bu kişinin Fenerbahçe’de sekiz yıl görev yapacağını ve bu kadar iz bırakacağını tahmin edememişti. Göreve gelir gelmez sportif başarıdan ziyade kurumsal alt yapıya ve tesisleşmeye önem veren Yıldırım, bir taraftan temeli Ali Şen zamanında atılan Samandıra Tesislerini tamamladı diğer taraftan da inşası bu sene sona eren Şükrü Saraçoğlu Stadı’nı Türkiye’nin her bakımdan en iyi, Avrupa’nın da sayılı stadlarından biri haline getirdi. İlk senelerde gerek Türkiye’de gerekse Avrupa’da sportif anlamda başarı yakalayamayan Yıldırım, ilk şampiyonluğunu 2000–2001 sezonunda Mustafa Denizli ile yaşadı. Bu seneden sonra, aslında ilk geldiğinde taraflı tarafsız çoğu kişi tarafından centilmen ve saygın kabul edilen Yıldırım, gerek yönetimdeki sert tutumu gerekse diğer takımlar hakkındaki sözleri nedeniyle çok eleştiri aldı ve tepki topladı. Eleştirilerin nedeni Yıldırım’a göre Fenerbahçe’nin başarılı olması ve diğer takımları her alanda geride bırakmasıyken tepki koyanlar bunun nedeninin Fenerbahçe yönetiminin diğer takımları hor görmesi ve istedikleri her şeyi yapabilecek gibi bir hava içinde olmaları olduğunu söylüyordu. En son geçen sene Kulüpler Birliği’nden Fenerbahçe’nin ayrılma kararı, Yıldırım’a ve dolayısıyla Fenerbahçe’ye karşı olanların teorisinin en büyük desteği oldu. Sekiz yıllık başkanlığında kulübün bütçesini yaklaşık sekiz kat artıran, Revivo, Ortega, Hoijdonk, Appiah, Alex ve Anelka gibi büyük yıldızları Türkiye’ye getiren, maddi-manevi fedakârlığı sayesinde taraftarın sevgilisi olan Aziz Yıldırım 2001 yılında yine istifa etmiş ancak camianın yoğun ısrarı nedeniyle görevine geri dönmüştü. Ancak bu sene, çok ilginç bir şekilde kaçırılan şampiyonluktan sonra, kulübe maddi ve kurumsal anlamda çok şeyler kazandıran Aziz Yıldırım, başkanlık görevinden kesin olarak ayrıldığını açıkladı. Yönetimi büyük olasılıkla Nihat Özdemir devralacak ve görünen o ki yeni listede Nihat Özdemir ve Murat Özaydınlı olmazken eski yöneticilerden Abdullah Kiğılı tekrar yönetime girecek.
Sonuç olarak artıları ve eksileri, günahları ve sevaplarıyla, unutulmayacak başkan görevinden ayrıldı. Bunun Fenerbahçe’ye verdiği zarar bir belirsizlik ortamı olurken, bu istifa, Yıldırım nedeniyle Fenerbahçe’ye karşı cephe alanların bu düşüncelerinden vazgeçmelerini sağlayacağı için de olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Eğer hala Aziz Yıldırımsız Fenerbahçe, üçüncü kişiler ya da takımlar tarafından sevilmiyorsa bunun da nedeninin kişiler olmadığı ortaya çıkacaktır. Taraftarların en sevdikleri başkan olan Yıldırım için sokaklara dökülmesi, sevgilerini göstermeleri açısından anlaşılabilir ama herkes bilmeli ki Fenerbahçe ne Aziz Yıldırım’la kuruldu ne de onsuz devam edemez. Taraftarlar belirsizlik içine düşmek istemediğinden başkanlarını geri çağırıyor ama belki de yeni yönetim kendileri için çok daha iyi olacak.
Fenerbahçe’de teknik direktör Daum, kalıp gitmesiyle ilgili kararı yönetime bırakırken, yönetimdeki tek destekçisi olan Aziz Yıldırım da görevden ayrılınca onun da önümüzdeki sene takımın başında olması zor görünüyor. Yabancı sınırlaması nedeniyle kendileri ile görüşme masasına oturulmayan iki Brezilyalıdan Nobre, Türkiye’de kalmak istediğinden Beşiktaş ile anlaşırken, Luciano da yine Türkiye’de mi kalacak (tabi Fenerbahçe dışındaki bir takımda) yoksa gidecek mi bunu zaman gösterecek. Tüm bu olumsuzluklar içinde Fenerbahçeliler’i sevindiren tek haber Aurello’dan geldi. Zira uygulanması düşünülen yeni kural gereği Aurello’nun Türk statüsünde oynama şansı bulunuyor ve Fenerbahçe, takımda kalmaları durumunda Alex, Appiah, Anelka ve Aurello’nun yanına tam üç yabancı futbolcu daha alabilecek.
Beşiktaş cephesi, Tigana ile yollarını ayırmadan önümüzdeki sezon, geride kalan iki senedeki olumsuzlukları yaşamamak için transfer çalışmalarını hızla sürdürüyor. Antalyaspor’dan Burak, Ç.Rizespor’dan Fahri ve Gençlerbirliği’nden Baki ile anlaşan siyah beyazlıların ilk bombası şüphesiz Nobre oldu. Fenerbahçe’de başarılı iki sezon geçiren Nobre’nin bu başarısında hiç şüphesiz vatandaşları Alex, Aurello ve Luciano’nun rolü büyüktü. Bu nedenle Beşiktaş’ta da özellikle Kleberson’a büyük görev düşüyor. Kiralık olarak takımdan ayrılan Pancu ve Ailton’un yanı sıra Tümer ve Sergen’in de durumunun belirsizliği yönetimin acilen çözmesi gereken bir sorun. Trabzonspor’dan da Yattara’nın isminin ön plana çıkması, belki de riske atmak istemediklerindendir ama Beşiktaş’ın öncelikle Türkiye’deki yabancılarla kadro kurmak istediği düşüncesini uyandırıyor.
Galatasaray’a gelince. Sezonu çok büyük zorluklarla ama şampiyon olarak tamamlayan sarı kırmızılılarda malzemecisinden Gerets’e kadar herkes çok mutlu. Çok büyük zorluklara karşın, gelen şampiyonluk camianın tüm sorunlarını unutturmuş görünüyor. Artık ne Ali Sami Yen’de taraftarların kendisine küfür etmesinden sonra “Galatasaray benim için bitmiştir” diyen Hasan’ın şikâyeti var ne de taksidini alamadığı için maça çıkmayan Song’un. Son on haftaya kadar maça gitmeyen ve yönetimi protesto eden taraftarlar ise hem yönetimi hem de Gerets’i çoktan bağırlarına bastılar bile. Bu gelişmeler ve Gerets’in de talimatıyla tüm futbolcularla tekrar sözleşme imzalandı, ayrıca bir ya da iki tane de faydalı olabilecek transfer yapılması düşünülüyor. Zaten maddi zorluklar içinde olan Galatasaray yönetiminin bundan daha fazlasını yapması beklenemez. Galatasaray en iyi Türk hücum oyuncularını kadrosunda tutan ve oturmuş bir savunma hattına sahip bir takım, ancak çok genç oyuncusu var ve bunların performansları çok inişli çıkışlı. Bu nedenle orta alana top tutabilen iki futbolcu almaları takımın Avrupa’da da başarılı olması için çok önemli görünüyor.
Peki, şimdi bir de madalyonu ters çevirip bakalım. Appiah’ın son dakikalardaki vuruşunun gol olduğunu kabul edip o andan sonraki gelişmeleri düşünelim. Fenerbahçe Denizlispor’u 2–1 mağlup etti ve on yedinci şampiyonluğuna ulaştı. Galatasaray’da deprem; taraftarların baskısına daha fazla dayanamayan Canaydın görevinden ayrıldığını açıkladı, boşalan koltuğa Adnan Polat’ın geçmesi bekleniyor. Hakan Şükür Katar Ligi’nde bir takımla anlaşırken, Song ve Hainz ülkesine gitti. Hasan artık futbol hayatını Avrupa’da sürdürmek istediğini açıkladı. Necati’nin yanı sıra İliç’in de durumu belirsizliğini koruyor. Geretz’in kalıp kalmayacağına yeni yönetim karar verecek. Türkiye’nin en iyi kadrosuna sahip Fenerbahçe’de ise başkan Aziz Yıldırım hedeflerinin beş yıl üst üste şampiyon olmak olduğunu ve yüzüncü yılda her iki kupayı da alacaklarını söyledi. Yönetim hiç bir yabancı futbolcuyu göndermezken Aurello’nun durumundan dolayı bir yabancı daha alacak.
Bu resmi görebilmek Türkiye’de futbolun anlaşılması için çok önemli. Ligin son iki haftasına puan puana giren iki takımın da şampiyon olmuşçasına alkışlanarak o şekilde değerlendirilmesi gerektiğini ve bu saatten sonra kaybedenin üzülmesinin yersiz olduğunu söylememin nedeni buydu. Atılan ya da atılamayan tek bir golden bu kadar çok etkilenen başka bir lig, bildiklerimizin arasında kesinlikle yoktur. Çünkü önemli olan genel tabloyu kaybetmemektir. Elbette rakamlar ve istatistikler önemlidir ancak bunlar somut olayları yansıtır. Ancak bazı soyut olaylar vardır ki, takip eden dönemlerdeki somut olaylar için zemin hazırlar, tıpkı Fatih Terim’in ilk sezonunda Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı Ali Sami Yen’de 4–0 yenmesi ancak Galatasaray’ın sonraki dört sezonda da şampiyon olması gibi. Bu seneki tablo ve sonuçların da ne getireceğini önümüzdeki sezonlar gösterecek.
Rakibimizin de en az bizim kadar değerli olduğunu unutmayalım, futbolun ruhuna sahip çıkalım.

Futbol Ülkeleri ve Ülke Futbolları

Futbol bazıları için, içinde bin bir eleman, varyasyon ve heyecan bulunduran çok bilinmeyenli bir denklem bazıları için de çok basit ve sığ bir oyun. Dünyada bazı ligler ve bu liglerin takımları futbol denilen bu endüstrinin, eğlencenin, hobinin, yarışmanın, ya da adına ne derseniz deyin bu sporun en ince güzelliklerine ulaşıp; taraftarı, futbolcusu, yönetimi ve medyasıyla bu oyunun tam anlamıyla tadını çıkarırken, bazı ülkeler de, adeta kendilerine çizilmiş çerçeveler içerisinde, diğerlerinden gördüklerini, tecrübe ettiklerini kısaca edindiklerini uygulamaya çalışıyor. Futbolun güzelliklerinden uzak, gerçek “futbol ülkelerinin” ancak kırıntılarıyla doymaya çalışan ve anlık duygularla hareket eden bu takımların içinde bulunduğu “ülke futbolları”nın dünya futboluna katkıları devede kulak misali. Maalesef ülkemizdeki futbol da profesyonelliktense amatörlüğe, hoşgörüdense tahammülsüzlüğe, kutlamaktansa eleştirmeye; kısaca gerçek futbol ülkelerindense ülke futbollarına yakın bir durumda. Büyükler, ortalar ve küçükler diye ayrılan ve neredeyse Hindistan’daki kast sistemi misali aralarında geçiş olmayan bu gruplaşmadan her sene, Şampiyonlar Ligi’nde doğru dürüst başarılı olamayan bir şampiyon ve ikinci, Galatasaray’ın UEFA kupasını alması dışında yine elle tutulur bir sükse yapamayan UEFA kupası takımları çıkarken, alt sıralardan da diğerlerinden ufak farklarla ayrılan üç takım küme düşüyor. Hakemlerin, sezonun ilk düdüğünden sonuncusuna kadar acımasızca eleştirilmeleri, birbirlerine en ufak saygısı olmayan kulüp yöneticileri ve tabi onların açıklamalarından etkilenen futbolcular, birbirlerini düşman gibi gören taraftarlar ve olan bitenden sanki memnun gibi davranan medya, aslında ligimizin altına dinamit koyan ve onun bu seviyede kalmasını sağlayan zararlılar. Tüm bunlar nedeniyle biz basit futbolu yaşıyor, izliyor, oynuyor ya da konuşuyoruz. Maçlarımızın bize hep aynı tadı vermesine karşın, geçmişi çok çabuk unuttuğumuz için, onlardan zevk aldığımızı düşünüyoruz. Sezon boyunca alınan, bir elin parmaklarını geçmeyen beklenmedik sonuçları “sürpriz” diye adlandırılıyor ancak bunlar üst üste gelirse onları da normal karşılamaya başlıyoruz. İddiası olmayan takımları, yenilince maç sattı, kazanınca da teşvik aldı diye suçluyor, bu suretle emeğe en büyük haksızlığı yapıyoruz. Sezon boyu başarısız olan takım bir derbi kazandığında onu yere göğe sığdıramıyor, genelde başarılı olmuş futbolcularımızı tek bir yenilgi için yuhalamakta tereddüt dahi etmiyoruz. Kaybedilen maçlardan sonra en büyük sorumlu hakem, kazanınca takdiri hak eden futbolcular oluyor. Statlarımız karnaval yerinden çok savaş alanlarını andırıyor. Kendi takımımız başarılı olamadığında karşı tarafı da üzmek için elimizden geleni yapıyoruz. Rakibimizin pire hatalarını deve yaparken asla özeleştiri yapmıyoruz, çünkü biz her zaman haklıyız. Takımımız iyiyken maçlara gidiyoruz, kötüyken futbol oyununun tamamından soğuyoruz.
Kısaca her işimizin olduğu gibi futbolumuz da tepeden inme, düşüncesiz ve yüzeysel. İşin trajik tarafı bu kısır döngünün bırakın düzelmeyi günden güne bu olumsuzluklarla beslenerek büyümesi. Bir yer düşünün ki emniyet müdürü çıkıp “bitsin artık bu lig” diyor. Çünkü insanları bir araya getiren, onları eğlendiren, spora teşvik eden futbol, artık insanların güvenliğini tehdit ediyor. Sezon boyunca onlarca maç seyircisiz, bir o kadarı da tarafsız sahada oynanıyor. Kulüplere milyonlarca lira ceza veriliyor ve tüm bu cezalar hiç ama hiç yadırganmıyor. Sokakta takımının galibiyetini kutlayan insanlar dayak yiyor, deplasmana giden taraftarlar hırpalanıyor, takımının formasını giyen taraftarlar dövülüyor.
Böyle bir yapıya sahip ülke futbolumuzda hafta sonunda, rakiplerinden haftalar önce kopmuş iki büyük takım maçlarını kazanarak son sözün son hafta söyleneceğini gösterdiler. Fenerbahçe Kadıköy’de K.Erciyesspor’u yenerken, aynı dakikalarda boğazın hemen karşı tarafında Galatasaray Beşiktaş’ı mağlup etti. Önümüzdeki hafta Fenerbahçeliler tüm varlıklarıyla Denizli’de olurken Galatasaraylıların gözü Ali Sami Yen’de kulakları Denizli’de olacak; sonuçta bu testilerden biri kırılacak diğeri mutlu sona ulaşacak. Ya Fenerbahçeliler avuçlarındaki şampiyonluğun son anda gitmesiyle tam anlamıyla yıkılacak, ya da Galatasaraylılar için Nietzsche’nin o meşhur sözü gerçek olacak “umut en büyük kötülüktür çünkü ızdırabı uzatır.”
Önümüzdeki sezonlarda bir Anadolu takımının da şampiyonluk mücadelesini izlemek, kazanan takımı tebrik etme asaletini göstermek, yaptıklarımızı bize yapılıyormuşçasına değerlendirmek, futbolun bir spor dalı olduğunu unutmamak ve gerçek anlamda bir futbol ülkesi olarak kabul edilmek dileğiyle.

10 Yıl Sonra Aynı Sonuç

01.05.2006
Futbol maçları bazan çok ilginç olaylara sahne oluyor. Dünkü karşılaşmayı izlerken sanki bundan 10 yıl öncesine gittik ve aynı maçı tekrar yaşadık. Zira 1996 yılının yine bir bahar akşamında, bu kez oynadığı Trabzonspor ile şampiyonluk mücadelesi veren Fenerbahçe, 1-0 yenik duruma düşmüş, Trabzonspor’un etkili ataklarına Rüştü çok başarılı müdahalelerle izin vermemiş ve devamında Fenerbahçe Oğuz ve Aykut’un ayağından 2 gol bularak İstanbul’a sadece 3 puanla değil aynı zamanda 13. şampiyonlukla dönmüştü. Dünkü karşılaşmada yine öne geçen Trabzonspor, yine 90’dan top çıkaran Rüştü ve yine rakibinden fazla gol atarak kazanan Fenerbahçe vardı. Bu galibiyetten sonra yine şampiyonluk gelir mi onu kalan 2 hafta gösterecek ancak Fenerbahçe’nin kalan haftalardaki en zor maçını kayıpsız atlattığını ve Galatasaray’ın haftaya Beşiktaş’la oynayacağını da göz önüne alırsak rakibine oranla daha avantajlı olduğunu kabul etmek gerekir.
Maça her iki taraf da kontrolü başladı. Fenerbahçe Luciano ve Nobre’nin yokluğunda, 4-4-1-1 şeklindeki oyun düzenini bozmadan Önder ve Anelka ile başlarken, Halilhodziç, doğru bir kakarla, Fenerbahçe’ye karşı açık onanamayacağının bilincinde olarak sahaya Yattara’sız, öncelikle savunmayı ve ani ataklarla golü düşünen, 4-5-1 şeklinde bir kadroyla çıktı. Fenerbahçe’nin topa daha çok sahip olduğu ancak ataklarının katı Trabzonspor savunması arasında kaybolup gittiği, adeta pozisyonsuz geçen bir yarım saatten sonra Trabzonspor golü, yine pozisyon olmadan, Symkovyak’ın kafasıyla geldi ve beraberlikle bile çok büyük avantaj kaybedecek olan Fenerbahçe’nin işi bu dakikadan sonra çok zorlaştı. Çünkü Trabzonspor başarılı bir savunma yapıyor, Fenerbahçe tek forvetle oynuyor ve sezon başından beri görülen en büyük eksikliği olan kapalı savunmaları açmakta zorlanıyordu. İkinci yarıya takımlar ilk yarıdaki on birleri ile çıkarken 54. dakika maçın hiç şüphesiz kader anı oldu. Aynı pozisyonun içinde net tam 5 gol pozisyonu bulan Trabzonspor, direkleri, savunmayı ve Rüştü’yü geçemeyip devamında Tuncay’ın çok zor bir pozisyonda topu ağlara yollaması 3 puanın Fenerbahçe’ye bir anlamda göz kırpması oluyordu. Zaten skor avantajını yakalamış, savunması hata yapmamış, bu anlamda morali iyi olan Trabzonspor karşınında, pozisyon bulmakta zorlanan Fenerbahçe’nin golü ya çok zor bir pozisyonla bulacağı ya da çok zor bir gol atacağı gün gibi ortadaydı. Böyle bir ortamda Fenerbahçe’nin gol kaçırma lüksü ortadan kalkmış, en ufak bir pozisyon kırıntısını bile tehlikeye çevirme mecburiyetleri doğmuştu. Golden önce değişikliği işaret edilen Semih golden sonra oyuna dahil oldu ve bu değişiklikle Daum, 4-3-1-2 düzenine geçerek oyunu biraz daha riske edip galibiyet için geklei hamleyi yapmış oldu. Tuncay’ın golünden on dakika sonra, oyuna sonradan dahil olan Semih, takımının ikinci, bundan on dört dakika sonra da üçüncü golünü atarak oyunun gidişini bir anda değiştirdi. Elbette burada Trabzonspor’un 2-1’den sonra, Yattara’yı alarak açık futbola dönmesi ve bu anlamda savunmayı ikinci plana atmasının da büyük rolü var ancak Trabzonspor’un en büyük şansızlığı, o dakikaya kadar çok başarılı oynayan, Stephanov’un sakatlanarak oyundan çıkmasıydı. İki farklı üstünlükten sonra Fenerbahçe için oyunun rahat geçeceğini düşünenler son on dakikayı, ligimizin en iyi forvetlerinden biri olan Fatih’in, Kadıköy’deki golünün kopyası olan golünden sonra, yine nefeslerini tuatarak izlemek zorunda kaldılar. Kalan dakikalar, bazı tehlikeli sayılabilecek pozisyonlara sahne olsa da, gol getirmeyince kazanan sarı lacivertliler İstanbul’a başları dik ve sevinçli geldiler.
Dünkü maçın tartışmasız kahramanı Semih Şentürk’tü. Sezon boyunca toplam 354 dakika forma giyen bu genç futbolcu, attığı 9 golün yanı sıra 4 de gol pası vererek çok başarılı bir istatistik yakaldı. Bir dönem Fenerbahçe’de oynayan Rebrov gibi, oyuna sonradan giren ancak devamlı oynuyormuşcasına istekli ve motive, böylece takımına çok büyük katkı sağlayan Semih’in dün doğum günü olması, kendi adına ayrıca mutluluk verici bir olay. Semih bir taraftan topla buluşma noktalarında şanslı bir futbolcuyken, attığı goller dikkatle izlendiğinde kendisinin topu tutma ve topa vurma yönlerinden de çok başarılı, kısaca futbolu bilen bir futbolcu olduğu kolayca anlaşılıyor. Fenerbahçe’de, yaklaşık iki sezondur başarıyla oynayan Nobre ve ismi marka olmuş Anelka’nın arkasında kaldığı için forma şansı bulamayan Semih’in, bu şansı bulduğunda neler yapabildiğini oynadığı her maçta gördük ve bu şekilde devam ederse hem Fenerbahçe’de hem de milli takımlarda görmeye devam edeceğiz.
Sonuç olarak 2005-2006 sezonu, kümede kalma uğraşlarının yanında, şampiyonluk mücadelesi ile de geçmiş, belki de gelecek çoğu sezondan çok daha çekişmeli ve heyecanlı bir şekilde geçiyor. Ancak son iki haftaya aynı puanla giren Fenerbahçe ve Galatasaray bence dünya kupası finaline kalmış iki takım gibi takdiri çoktan hak ediyorlar. Bir tarafta maddi-manevi tüm olanaklarını seferber eden Fenerbahçe, diğer tarafta ise tüm maddi olanaksızlıklara karşın sahada onur mücadelesi veren Galatasaray’ın bu uğraşları onların neden büyük takım olduklarının bir göstergesi sanki. Ne yazık ya da ne güzel ki, futbolun doğası gereği, sadece biri kupayı kzanacak ama bu saatten sonra kaybeden için yazık oldu demektense iki takımı da kutlamak yapılacak en doğru iş olacaktır.